Paradoks

Paradoks kavramı küçüklüğümden beri ilgimi çekmiştir. Özellikle fizik paradoksları. Hatta çocukluğumun kahraman dergisi Bilim ve Teknik'in 1995 mayıs kapağı hala aklımdadır, çünkü kapak konusu "Paradokslar" dı:)

Yıl oldu 2008 ve benim eski kadim dostum, yol arkadaşım Bilim ve Teknik dergisi, bu ay verdiği Yeni Ufuklar ekinde Fizik Paradoksları konusunu seçmiş. Prof. Dr. Vural Altın'ın hazırladığı bu ek, okuması ve kafa yorması zevkli bir
çalışma olup aynı zamanda bana geçmişi hatırlatarak, bloguma yeni bir etiket eklememe vesile olmuştur.

En basit anlamda - ve yeterince açıklayıcı olmasa da- par
adoks kelimesini "çelişki" olarak tanımlayabiliriz. Ancak yukarda bahsettiğim çalışmada paradoks sözcüğünün ne anlama geldiği çok güzel bir öyküyle açıklanmış. Ben de sizlerle önce bu hikayeyi paylaşmak sonrada bir kaç küçük sevimli ve espirili paradoks örneği verip sizi konuya ısındırmak istiyorum:)

"Çincede 'paradoks' sözcüğü, 'mızrak' sözcüğünü simgeleyen 'pin' karakteriyle, 'kalkan' sözcüğünü simgeleyen 'yin' karakterinin yan yana getirilmesiyle yazılır: 'pinyin.' Bunun nedeni, MÖ.3. Yüzyıl felsefe yazıtlarından 'Han Feizi'de anlatılan bir öyküye dayanmakta. Öyküde bir adam, mızrağıyla kalkanını satmaya çalışmaktadır. Etrafında toplanan kalabalıktan birisi öne çıkıp mızrağın ne kadar iyi olduğunu sorar. Adam, mızrağının 'dünyadaki herhangi bir kalkanı delebilecek kadar güçlü' olduğunu söyler. Bir başkası kalkanı merak edip "peki ya kalkan nasıl?" diye sorar. adam kalkanın da, "dünyadaki herhangi bir mızrağın darbesine karşı koyabilecek kadar dayanıklı" olduğunu söyler. Bir üçüncüsü aykırılığı sezinlenmiştir: "Peki, birisi o mızrağı alıp kalkanına saldırırsa sonuç ne olur?" diye sorar ve satıcı bu soruya cevap veremez. Bu durum o günden beridir, "kendi içinde çelişkili" deyimine yol açmıştır. Bir önceki örnekteki gibi; satıcının iddaları ayrı ayrı doğru olabilir, fakat aynı anda ve aynı yerde doğru olamazlar. Çünkü; Mızrak kalkanı delecek olsa, iddialardan biri, aksi halde diğeri geçerliliğini yitirir. KAYNAK

Gelelim işin eğlenceli kısmına. Ya da hayatımızdaki basit paradokslara:)

Örneğin birisine, Söylediğin her şey doğrumu diye sorduğumuzda aldığımız cevap 'Hayır' ise, bu kişi güvenilir birimidir yoksa bu kişiyle hiç işimiz olmamalı mı:) Olayı nasıl çözümleyeceğiz?

Adamın cevabı hayır olduğuna göre yanlış söylüyor demektir. Arada bir yanlış konuşuyorsa, hayır dediğide yalan ve yanlış olabilir. O zaman hayır, evet olur. Bu sefer evet diyorsa her söylediği doğru olduğundan hayır da doğrudur... En iyisi bu adama hiç itimat etmemek:))

Günün birinde yolumuz bir köye düştü. Ama bu köy öyle sanıldığı gibi bir köy değil. Herkesin kendine göre bir özelliği var. Ve bu insanlardan ikisi bizi köyün girişindeki köprünün başında bekliyor. Burada iki köprü var. Biri köye gidiyor. Diğeri gitmiyor. Ve adamlara soruyoruz: Köye giden köprü hangisi?

1.adam: Ben herzaman doğru söylerim. Bu köprü köye gider.
2.adam: Ben her zaman yalan söylerim. Arkadaşımın gösterdiği köprü köye gider.
Acaba hangisi alancı? Kaynak

Paradoksla kastedilenin ne olduğunu anlamak için eğlenceli bir örnek daha; bu daha ç
ok bir paradokstansa paradoks şakası olarak açıklanabilecek bir örnek:)

Tereyağlı kedi paradoksu: Genel gözlenen bir doğa olayı ve bir Murphy yasasından oluşur; Kediler her zaman dört ayak üstüne düşer. Tereyağlı ekmeğinse hep yağlı kısmı halıya denk gelir. Paradoksal bir düşünce deniyidir. Bir kedinin sırtına, yağlı kısmı üste bakacak şekilde bağlanacak bir ekmek dilimi bu paradoksun ana parçasıdır. Kedi dört ayak üstüne çalışmaya çalışacak, ancak Murphy yasasına göre tereyağlı ekmeğin yağlı yüzü de aynı şeyi deneyecektir. Bu durum bir paradoksa sebep olur. Bazı düşünürler şakayla karışık biçimde kedi-tereyağlı ekmek sisteminin yere yakın bir mesafede havada asılı kalacağı ve enerjinin korunumu dolayısıyla da düşmeden kazanılan enerjinin korunarak sistemin kendi ekseninde dönmesine sebep olacağını iddia eder. Bu şekilde bir anti yerçekimi alanı oluşturulabileceği de iddialar arasındadır. Kaynak

(Bu arada Paradoks sözcüğü Yunanca "Para : Dış, Aykırı" ve Doxa: düşünce, inanış" sözcüklerinin birleşmesi sonucu oluşmuştur)

Son olarak yine Prof.Dr. Vural Altın'ın çalışması
ndan bir alıntıyla yazıyı bitirelim.

'Karşı konulmaz bir kuvvet', 'kımıldatılamaz bir kütle' ile karşı karşıya geldiğinde ne olur?... Bu bir paradoks. Çünkü kuvvet galip gelirse, o 'karşı konulmazlığını korurken, kütle kımıldatılamaz olmaktan çıkar. Aksi halde, kütle kımıldatılamazlığını korurken, kuvvet karşı konulamaz niteliğini yitirir. Aslında böyle birer kuvvet ve kütlenin var olması, kuramsal olarak mümkündür. Ancak, ayrı dünya veya evrenlerde bulunmak zorundadırlar. Her biri kendi dünyasına hükümran olabilir, ancak bu dünyaların çakışmaması gerekir. Çünkü, karşılaşmaları halinde bir tezatlık doğar. Bu, sözkonusu paradoksun mantıksal açıklaması. Fiziksel açıklaması ise şöyle olabilir. 'Karşı konulamaz', yani sınırsız büyüklükte bir kuvvetin hareketi, sınırsız enerjiye karşılık gelir. Enerji kütleye dönüşebildiğinden, sınırsız enerji sınırsız kütleye yol açar ve bu kütle kendi üzerine çökerek, bir karadelik oluşturur. 'Kımıldatılamaz kütle', yine öyle. Sonuç iki karadeliktir ve bunlar karşılaştıklarında. birleşip tek bir karadelik oluştururlar.

Bir alanı daha mı iyi tanımak istiyorsunuz? O alanın özelliklerini daha iyi kavramak, kolay kolay yakalayamayacağınızı düşündüğünüz daha çok ayrıntısına doknabilmek, söylemine girerek o alanı gerçekten içselleştirebilmek mi istiyorsunuz? O halde, hiç durmayın, o alanda ortaya çıkmış paradokslara yanaşın. Hatta, o alanda gizli saklı kalmış olasıparadoksları görmeye, ortaya çıkarmaya çalışın... (1995 tarihli malum yazıdan:))

Devam edecek...





Into The Wild Üzerine Bir Alıntı


Fairbanks'in birkaç kilometre dışında, genç otostopçu, Alaskavari günbatımında duruyordu. Sırt çantasından tüfeği görünüyordu ama Jon Krakauer'in de dediği gibi, "49. eyalette, arabasıyla oradan geçenler için, yarı otomatik bir Remington'ı olan bir otostopçu üstüne durup düşünülmesi gereken mevzu değildir."
Krakauer'in kitabı 'Into the Wild', Washington DC'den hali vakti yetinde bir ailenin oğlu olan 24 yaşındaki Christopher McCandless'in hikâyesini anlatır. McCandless, 1992 yılında medeniyetten kopup tüfeği ve büyük bir bohça dolusu pirinçle, donmuş kırsala doğru yola koyulur.
Yolda, bütün parasını yakar ve sahip olduğu tek haritayla birlikte ona medeniyeti hatırlatan her şeyi fırlatıp atar. Alaska'yı yürüyerek geçme konusunda başarısız olunca, bir zamanlar avcıların sığınak olarak kullandığı 1940'lardan kalma bir minibüsün içinde kamp kurar. Burada Nisan 1992'den, Ağustos 1992'de açlıktan ölene kadar bir başına yaşar.
Alaskalılar, o günden bu yana, McCandless'ın başına 'aslında' ne geldiğini tartışıp duruyorlar. İçinde öldüğü terk edilmiş Fairbanks şehir otobüsü şu anda bile, az sayıda da olsa Krakauer'in kitabından etkilenmiş bazı dervişlerin tapınağı olmuş durumda. Etrafa dağılmış boş Yukon Jack ve Jack Daniels şişelerinin yanlarına, 'Hayallerinin izinde git, hiçbir şey seni daha iyi hissettirmeyecek', 'Başkalarını kandırmaya çalışmayı bırak, gerçek içinde' ve 'Hayattaki en güzel şeyler beleştir' gibi mesajlar yazılmış.

Bulunduğunda 25 kiloydu
Taşra ortamına alışık olan Alaskalılar, şimdiden rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Simpson'a göre, birçokları McCandless'ın kırsalda tek başına yaşama isteğine hayran kalırken, genel görüş, McCandless'ın aptalca kararlar aldığı ve bu kararlar yüzünden öldüğü yönünde. Bazıları da onun zaten ölmek istediğini düşünüyor. Azımsanamayacak sayıda kişi de, McCandless'ın akıl sağlığının yerinde olmadığını ve en baştan, ormanda tek başına kalmasına izin verilmemiş olması gerektiğini düşünüyor.
Christopher McCandless'ın hikâyesi, vahşi doğada yapılan birkaç küçük hatanın ne kadar hızlı bir biçimde bir trajediye dönüşebileceğini de gösteriyor. Bir süre avcılık yaparak hayatını sürdürmeyi başardıysa da, yeterince yemiyordu ve medeniyete dönmeye karar verdiğinde bunu başaramayacak kadar zayıflamıştı. Yağmur ve kar suyuyla bataklığa dönmüş bir nehri geçmeye çalıştı ama aslında birkaç yüz metre ileride bir köprü olduğunu bilmeksizin, geri dönmek zorunda kaldı. Minibüsten yalnızca bir günlük yürüme mesafesinde olan ABD Ulusal Park Hizmetleri'ne ait devriye gezen bekçiler için sürekli açık tutulan ve yemek, yatak ve ilkyardım gereçleri içeren bir kulübe vardı. Ama McCandless haritasını attığı için bunları hiçbir zaman bilemedi.
Sağanak yağmur altında, zar zor minibüse geri döndüğünde günlüğüne yazdıkları şöyle: "Çok güçsüzüm. Patates soğanından dolayı. Ayağa kalkmakta bile zorlanıyorum. Açım. Büyük tehlikedeyim."
Bir ay içinde, açlıktan ölürken, günlüğüne "Mutlu bir hayatım oldu ve Tanrı'ya şükrediyorum. Elveda ve Tanrı hepinizi korusun!"
Bunlar bilinçsizleşmeden önce son yazdıklarıydı. 19 gün sonra, avcılar ve yürüyüşçülerden oluşan bir grup, minibüste, annesinin onun için yaptığı uyku tulumlarının içinde McCandless'ın cesedini buldular. Yalnızca 25 kiloydu.
Kaynak

"I Now Walk Into The Wild"

"İki yıl süresince dağ taş dolaştı. Telefon yok, havuz yok, ev hayvanı yok, sigara yok.
Sonsuz bir özgürlük.
Sınır tanımayan bir maceracı.
Evi yollar olan ve güzelliklere yolculuk yapan bir seyyah.
İşte şimdi iki yıl süren bir başıboşluğun ardından, en son ve en büyük maceraya başlamanın zamanı gelmişti.
İçindeki sahte kişiliği öldürmek için heyecanı doruğa ulaşan bir savaş ve galibiyet sonucu ruhsal dönüşümün başarıyla tamamlanması.
Medeniyet tarafından daha fazla zehirlenmemek uğruna kaçtı ve yabanda kaybolmak uğruna ıssız doğada tek başına dolandı."

Alexander Supertramp Mayıs 1992

Christopher Mc Candless'ın kendisine taktığı isim buydu, Alexander Supertramp. Christopher 1990 ılında Emory üniversitesinden mezun olduktan sonra, o güne kadar biriktirdiği 24 bin doları, yanında "tüm birikimim burada, bununla açları doyurun" yazılı bi notla Oxfam'a bağışlayarak, kafasındaki medeniyetten kaçış projesi için yola koyuldu.
Bir süre arabasıyla yol aldı, daha sonra arabasını terk edip, üzerindeki son bir kaç doları da yakarak yoluna para ve arabası olmadan devam etti.
Christopher'ın çıktığı bu yolculuğun nihai amacı Alaska'ya giderek, oradaki vahşi doğayla iç içe yaşayabilmekti. Bunu kısa bir süreliğinede olsa başardı.

Into the wild, Christopher Mc Candless'ın gerçek yaşam hikayesidir. Sean Penn'in yönettiği (aynı zamanda senaryosunu da yazmıştır) bu film, John Krakaur'un 1996 yılında yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Ancak romanda, hikaye sondan başlayarak anlatılmış, filmde ise kötü haber sonraya bırakılmıştır.

Bu film hakkında yazılıp çizilecek çok şey olmasına rağmen ben burda filmin tamamını yorumlamak yerine bir kaç ayrıntı üzerinde durmak istiyorum. Bunun nedeni ise, bir kaç forumda filmin sonuyla ilgili yapılmış yorumlar.

Konusunu yukarda kısaca özetlediğim filmin sonu gerçekten boğazımızda düğümlenen bir dramla noktalanıyor. Bu sonla ilgili en önemli sahne olarak gördüğüm Christopher'ın ailesiyle kucaklaşmayı hayal ettiği sahne bir çok kişi tarafından, bu hayalin Christopher'ın o an içinde bulunduğu durum yüzünden kurulduğunu, normal şartlarda böyle bir şeyi istemeyeceğini savunuyor. Oysaki bu yorumu yapmak için, filmin Christopher'ın geri dönmeye çalıştığı bölümünü kaçırmış olmak gerekir. Christopher dönmek istedi, ama dönüş yolunun üzerinde bulunan nehrin sularının yükselmesi sebebiyle "Magic Bus" ına geri dönmek zorunda kaldı. Bence bu andan sonra Supertramp orda istemeyerek kaldı.

Tabi bu yorumlarda, namı değer Alexander Supertramp'a geri dönme isteğini yakıştıramamanın, kafalarda yaratılan kahramanın gerçekleştirdiklerine gölge düşürmek istememenin de payı var.

Bununla birlikte filmde hoşuma giden bir yığın ayrıntıdan birisi de, yolculuğu sırasında yolunun bir şehre düşmesi ve orda bir gece bile olsa kalmaya tahammül edememesi. O karmaşa içersinde, tam bir yabancı gibi ortada kalması.

Ayrıca Supertrampın kitap okurken kullandığı gözlüğe, nehirde karşılaştığı Danimarkalı deli çifte ve filmin müziklerine bayıldım. Bu film için bundan daha iyi şarkılar yazılamazdı. Soundtrackin büyük bir kısmını Eddi Vedder (Pearl Jam) hazırlamış ve hayatının şarkılarını yazmış diyebiliriz. "Society" ve "No Celling"i filmden sahneler eşliğinde aşağıda dinleyebilirsiniz.

Soundtrackteki diğer parçalar;

setting forth
far behind
rise
long nights
tuolumne
hard sun (indio)
the wolf
end of the road
guaranteed


Into the wild ayrıca 9, 11, 20 Nisan tarihlerinde İstanbul Film Festivalinde de gösterilecek.
IMDB


EXPO 2015 Haberini Duyurmak

Yanlış olduğu halde, ana haber bültenlerinde coşkuyla anons ettirecek kadar önemli bir resmi olmayan sonuç sızdırma girişimi,-ki buna bir asparagas demek daha mı doğu olur bilemiyorum- nasıl oluyor da haber ajanslarından geçip ana haber bültenlerine kadar ulaşabiliyor. Hem de henüz resmi sonuçlar belli değil açıklaması yapa yapa, EXPO'nun İzmir'de olduğu haberinin yayınlanması gerçekten ilginç.(Sözü geçen haberlerde sadece duyuru yapılmamış, İzmir'e kaç milyar dolar getirisinin olacağı, kaç milyon ziyaretçi çekeceği, EXPO'nun ne olduğu ve neye yaradığı gibi açıklayıcı ve bilgilendirici(!) haberler de verilmiştir)

Bazı durumlarda resmi olmayan sonuçlara göre haber verilebilir, çünkü üç aşağı beş yukarı durum bellidir, sonuç kesine yakındır, ama böyle topu topu yarım saat sürecek bir oylamayı bekleme sabrını gösteremeden, ülkeye haber dağıtma girişimini anlayabilmiş değilim. Belki ilerde bir açıklama yapılır. (Türkiye şartlarında sanmıyorum)

Aslında gazete web siteleri ağız birliği etmişcesine hevesimiz kursağımızda kaldı benzeri başlıklar atana kadar, yanlış haber verdikleri için özür dilemeliler. Ama dilemezler, dilemeyecekler, çünkü kültürümüzde özeleştiri ya da hatayı kabullenme gibi davranış biçimleri yer almıyor. Zaten çoğu yayın organında bunun üzerinde bile durulmayacak, duran olursa da şayet, suçu başkasına atarak (örneğin haberi temin ettikleri ajansa) işin içinden sıyrılacak, çünkü bu ülkede sorumluluk diye bir kavramdan bahsetmek çok zor, çünkü bu ülkede herkes kendine müslüman. Enteresan bir ülkeyiz vesselam.

Farm Frenzy

Hala oynamamışlar için süper bir boş zaman geçirgeci daha. Farm Frenzy, adından da anlaşılacağı üzere, tam bir çiftlik çılgınlığı yaşamanıza sebep oluyor. O yüzden bu oyun, gerçekten bir boş zaman geçirgecidir.Herhangi bir işinize ara verip, dur şu oyuna bir bakayım denebilecek türde bir oyun değildir. Çünkü ara verdiğiniz işe asla geri dönemeyebilirsiniz. Zaten yapılması gereken onca iş dururken çiftliği bırakmanız mümkün değil. Çimleri sula, yumurtaları topla, hurda bir triportörden bozma kamyonetle ürünleri şehre götürüp sat, yeterince birikimin olunca koyun ve inek al, bunların sütünde yününden yararlanıp işi top top kumaş üretmeye götürecek kadar ilerlet, tüm bunlar olurken binalarını ve kamyonetini yenile ve başka çiftlikler alarak genişle babam genişle. Birde tabii ki ayı saldırılarınladan sürünü korumaya çalış:). Dediğim gibi bir başladınızmı, çiftlik hayatı sizi sarıyor ve gerçek işinize dönmek istemiyorsunuz. Hatta ben bile, burda daha önce tanıttığım diğer bir boş zaman geçirgeci olan, Diner Dash adlı oyundaki garsonluk görevimden istifa edip, kendimi bu çiftliğe verdim:)
Tüm bu bağımlılık yaratan sebeplerden dolayı, boş kaldığınız bir zamanda, kafanızı iyice dağıtıp, huzura ermek istediğiniz bir zamanda oynamanızı tavsiye ediyorum. İşlerinizden geri kalmanızı istemem.
Biraz temiz çiftlik havası almanın hepimize faydası olacak:)
(resimlerin kocaman versiyonları için üzerlerine tıklamanız gerektiğini hatırlatmama gerek yok sanırsam:))
Gelelim demoya. Burdan oyunun trial versiyonunu indirebilirsiniz. (oyunun yapımcılarını düşündüğüm için tam sürümleri konusunda yardımcı olmuyorum. Ancak bedelini ödemeden oynamak isteyenler bana muhtaç değiller:) zira arama motorlarını bu kötü amaçlar için de kullanabilirsiniz:)

Bir Street Fighter Nostaljisi

Street Fighter, özellikle benim kuşağımdan olanların geçmişinde özel yeri olan bir oyundur. O yüzden (nerden aklıma geldi bilemiyorum) madem bir blogum var yeri geldikçe eski dostları anayım, anmaya da Street Fighter'dan başlayayım dedim.


SF, her ne kadar CapCom firması tarafından 1989 yılında piyasaya sürülmüş olsada, bizim geçmişimizde yer eden, en taktir edilip oynanılası olanı 1992'de çıkarılan SF II versiyonudur. (ve pek tabii ki SF II')

Bilgisayar oyunlarıyla ilgili her yazışımda tekrarladığım gibi, yeni nesil PC ve Konsol oyunları, biraz oyun olmaktan çıkıp ciddi birer uğraş halini aldıkları için, aramızda onlardan bahsederken, bir iş hakkında konuşuyormuş gibi davranıyoruz. Ama 80'li yılların ürünü olan SF, o yılları yaşamış olanlar arasında, hala akla geldikçe eğlenceli ve sonu gelmeyen sohbetlere konu olabiliyor. Çünkü herbirimizin SF hakkında uzaktan yakından bir anısı bir yaşanmışlığı vardır, bunu inkar edemeyiz:)

Daha sonradan filmi de çekilen (çok ama çok gereksiz bir filmdi) SF'ın yeni ve modern versiyonları yapılmış olsa da, SF dendiği zaman anlamamız ve oynamamız gereken, çekirdek dövüşçü kadrosunun olduğu, SF II ve SF II' versiyonlarıdır. Daha sonra çıkan SF'lar da, hem karakter sayısı artmış hem de hareketlerin boku çıkmıştır. Oysaki bir foryuuuuken (Shoryu-Ken) ya da bir aduuuuken'in (Ha-Do-Ken) zırt pırt yapılabilen atraksiyonlar olması yerine, zor ve yeri geldiğinde yapılabilmeleri daha makbuldür:))

Bütün bunların yanında SF'ın ve bütün bu tip oyunların, eski tip joysticklerle ve ayakta oynanmaları gerekir:) (klavyeden oynayınca gerçekten birşeye benzemiyor) Gerçi bu tip oyunların en iyi oynandığı yerler, şimdi ünvanlarını internet cafelere kaptırmış olan, atari salonlarıdır. Ancak bu mekanlarda da, devamlı başına dikilip, "geçemiyorsan senin yerine geçeyim" diye ahlaksız tekliflerle tacizde bulunmayı kendilerine meslek edinmiş insan evlatları bulunurdu. Onlar olmasa, sen oynarken senden daha iyi oynayabilen biri yanına girip, oyunda senin bir güzel ağzını burnunu kırarak, jetonunun yanmasına vesile olanlar olurdu. Hooof! Ne sıkıntılıymış... Evde oynasan bir türlü, salonda oynasan başka türlü, huzur yok. En iyisi, SF için komple bir atari salonu konsolu yaptırmak:)

Neyse, şimdi SF'ın çekirdek kadrosunu oluşturan arkadaşlarımızı burda kısaca tanıtarak anmak ve selam göndermek istiyorum:)

KEN MASTERS : Ryu ile birlikte en fazla tercih edilen dövüşcümüzdür. Ama ne yalan söyliyeyim, her zaman Ryu'dan biraz daha iyiydi:) Adamı Ho-Do-Ken ve Shoryu-Ken manyağı yapar. Ayrıca zengin çocuğudur... Para artık ona ne yaptıracağını şaşırttığı için kendisini kavgaya dövüşe vermiştir. Ne zaman ki, Ha-Do-Ken'leri ve Shoryu-Ken'leri teker teker değilde üçer beşer atmaya başlamış, o zaman da mertlik bozulmuş ve oyun çığrından çıkmya başlamıştır. Ayrıca Ken kardeşimizde aynı kıyafetin lacivert renklisi de mevcuttur.

RYU: Ryu için Ken'in Japon versiyonu da diyebiliriz. Hep ikinci adam olagelmiş, asla Ken kadar popüler olamayıp onun gölgesinde kalmıştır. Ama Ken'e göre daha karakterli bir arkadaşımızdır. Ken Shoryu-Ken konusunda uzmanlaşmışken, Ryu daha çok Ho-Do-Kenci bir kişiliğe sahiptir. Ancak hakkında yazması sıkıcı bir hal almaya başladığı için bir diğer karaktere geçilmiştir.



CHUN - LI: Street Fighter'ın ilk bayan dövüşcüsüdür. Adamı havada kapıp yere çarpar, tersi pistir. Yep Yep diye tabir ettiğimiz tekmeler konusunda uzmanlaşmıştır.(aynı anda hem kafanı hem kıçını kırabilecek kadar uzman)
Oyundaki tek Çin vatandaşıdır. Daha ileriki ünitelerde bahsedecek olduğumuz M.Bison adlı kişi, bu kızımızın babasını darp etmek suretiyle öldürmüştür. Bu yüzden Chun-Li'de kendisini intikam peşinde, bu kavga dövüşün içinde bulmuştur. Erkek miletinin alayına gıcıktır.


E. HONDA: Hemen belirteyim, isminin başındaki E harfinin açılımı "Edmound"dur. Bu niye bu kadar önemli, çünkü bizler küçükken bunu bilmediğimiz için herbirimiz o E harfine kıçımızdan bir şeyler uydururduk. (Eşek, Enayi, Ebdoplazmik retikulum vs. vs.) Bunun dışında hafızamda yer eden başka bir husus, E.Honda'nın kırmızı don giydiğiydi. Bunu da, yenildiği zaman yere yığılınca açılan kıçından biliyoruz:)
Street Fighter'ın ilk bonus bölümü olan arabayı parçalama kısmının en başarılısı da bu şahsiyettir. Kırmızı don giydiği için hakkını yeyecek halimiz yok:) Hareket olarak da, adama yaklaşık on metreden uçan kafa atabiliyor.

BLANKA: Yeşil, vahşi, insanlıktan çıkmış bir mahlukattır. (ama hepimizde olduğu gibi onunda özünde iyi huylu sevimli bir yaratıkcık olduğuna eminim) Adama elektrik vermekten kafasını ısırmaya kadar her türlü pisliği yapar. Oyunu Blanka ile bitirdiğimiz zaman kayıp olan ailesine kavuştuğu gibi bir şey hatırlıyorum:) Ailesi kayıp olduğu için bu arkadaşı dişi bir jaguarın büyüttüğü rivayet edilir.


ZANGIEF: az tercih edilen, hantal, kıllı, yarma gibi bir abimizdir. Ne tesadüftür ki bu da kırmızı don giymekten kendini alamaz. Rus (S.S.C.B.) vatandaşıdır. Kendi etrafında kollarını açarak döne döne adama çakar ama pek işe yarayan bir hareket değildir. Daha çok taktir ettiğim hareketi, rakip müsabıkı ters çevirip, bacaklarının arasına alıp zıplayarak onu yere vurduğu- üstüne oturduğu da diyebiliriz- bir nevi pankreas hareketidir. Gerçekten anlatması bile zor oldu. Oyunu Zangief'le bitirdiğimiz zaman Gorbaçov'la dans etme şerefine nail oluyoruz.

DHALSIM: Bu arkadaşımızın eli kolu rahat durmaz, her yere uzanmak ister, Yeri gelir ateş tükürür, yeri gelir kafa atar, ama çok piste dayak yer. Yakın dövüş konusunda çok yetersiz olduğu için, yakınına yaklaşabilirseniz çok rahatlıkla ağzını burnunu kırıp eline verebilirsiniz.
Dhalsim Hindistan vatandaşıdır ve aslen Bombay'ın içindendir.




GUILE: En hafif tabiriyle piçin tekidir. Ken'den daha da artisttir. Rakibini indirdikten sonra ilk iş olarak saçlarını tarar. (saçlarını jiletle taradığı yönünde iddialar var:)) Oyunu Guile'la bitirince doğru dürüst bir şey olmuyodu sanırım, ya da ben hatırlamıyorum. ABD ordusunun bir üyesidir. Alekspuuuuu şeklinde tasvir edebileceğimiz bir atraksiyonu vardır. Bir de hava saldırılarına karşı bizlerin jilet çekme diye tabir ettiğimiz bir savunma methodu vardır ki çok başarılıdır. Bu arkadaşa havadan değil karadan saldırılmalıdır. Özet olarak; hıyarın önde gideni geride durmayanıdır.


BALROG: Street Fighter'ın boksörüdür. Anca yumruk atar, tekmelerini kullanmak hiç aklına gelmez, o yüzden tekme tuşları ziyan olur. Güçlü abiler grubuna giren dörtlünün ilkidir. Bu kişilikle pek bir yaşanmışlığım yoktur. Tanımam anlamam döverim.





VEGA: Esrarengiz ve psikopat bir kardeşimizdir. Elinde tırmık, yüzünde maske tellere tırmanır, insana tepeden bakar, manyak manyak lüzumsuz hareketler içine girer, adabıyla dövüşmez. Zaten Vega seçebileceğimiz karakterler arasında değildir. (Tabii ki II ve II''dan bahsediyorum sonrası beni ilgilendirmez) Oyunun sonlarına doğru karşılaştığımız Vega insanının hareketlerini fazla hatırlamıyorum.



SAGAT: Tayland'lı bir Thai Box temsilcisidir. Tek gözü yoktur ama sırık gibi boy, atletik bir vücut sahibi olduğundan insanı adam akıllı hırpalamayı bilir. En önemli silahlarından biri, biraz Shoryu-Ken'i andıran Tiger Uppercut'dır. Sondan bir önceki rakibimiz olması vesilesiyle insana bir hayli sopa atabilir. Uzakta dövüşmekte, fazla yüz göz olmamakta sonsuz faydalar var:)




M.BISON: SF'daki son rakibimizdir. Bu arkadaşı da indirme konusunda muvaffak olabilirsek oyunu bitirmiş oluyoruz. Adının başındaki M. nedeniyle bu arkadaşta Mister Bison olarak anılırdı. (yani ikinci bir E. Honda vakası:)) Kendisinin tam adı Major Bison'dur. Bazı SF versiyonlarında adı Vega olarak da geçer. Derin ve karmaşık bir kişiliktir. Onca hengame arasında o kafasındaki şapka hiç düşmez adamı sinir eder. Bunun da Blanka kadar olmasada türlü elektrik verme aktiviteleri vardır. Kısacası karanlık bir adamdır, yatacak yeri yoktur:)

Street Fighter olayı böyle. Şimdi bir video ekliyorum. Bu videoda Street Fighter II' CE versiyonuyla oynayıp Ken'le oyunu bitiren bir arkadaşımızı göreceksiniz. Bilenler için iyi bir nostalji bilmeyenler için oyun hakkında iyi bir fikir olacağını umuyorum:) (video ekranının sağ alt köşesindeki düğmeye tıklayarak tam ekran yapabilirsiniz)




Avrupa Yakası ve Anıran Dizi Tanıtımı

Benim gibiler için artık çarşamba akşamlarının vazgeçilmezi olan, vazgeçilmezinden öte, artık hayatının rutinleri arasına giren Avrupa Yakası'nı bu hafta da izledik.

Avrupa Yakası'nı izlememizin nedeni, eğlenceli olması, komik olması, 1 saat de olsa, insanı dertten tasadan uzak tutması vs vs nedenler çoğaltılabilir. Yani bu diziyi ne için izliyoruz, gülüp eğlenmek için. Peki böyle eğlenceli bir dizinin, istisnasız her reklam arasında, başııııııınnnnnn ööneeeeeeeeee eeğiiiillllllllllllllmeeesiiiiiiiiinnn diye acı acı anıran bir dizi tanıtımı koymanın mantığı nedir. O kadar gülmek yeter kendini kaptırma biraz da efkarlan, sonra tekrar gül ama uzatma yine efkarlan. Duygu manyağı ol psikopata bağla. Gerçekten gıcık olmamak elde değil.

Son bir kaç haftadır - belki de şu anıran dizi başladığından beri- her reklam arasında aynı tanıtım. Ya bari bir kere yapın, her reklam arasında aynı şeyi izlemek zorundamıyız. Sanki çok önemli, izlenmesi farzmış gibi, takip eden zaten biliyordur gününü saatini. İzleyiciye gerizekalı muamelesi yapmaya gerek yok, sırf bu yüzden diziyi izlemekten vazgeçmek üzereyim. Eskiden reklamlarla boğuşurduk. şimdi bir de dizi tanıtımları çıktı başımıza...

Neyse, boş yere gerildim yine:)