EXPO 2015 Haberini Duyurmak

Yanlış olduğu halde, ana haber bültenlerinde coşkuyla anons ettirecek kadar önemli bir resmi olmayan sonuç sızdırma girişimi,-ki buna bir asparagas demek daha mı doğu olur bilemiyorum- nasıl oluyor da haber ajanslarından geçip ana haber bültenlerine kadar ulaşabiliyor. Hem de henüz resmi sonuçlar belli değil açıklaması yapa yapa, EXPO'nun İzmir'de olduğu haberinin yayınlanması gerçekten ilginç.(Sözü geçen haberlerde sadece duyuru yapılmamış, İzmir'e kaç milyar dolar getirisinin olacağı, kaç milyon ziyaretçi çekeceği, EXPO'nun ne olduğu ve neye yaradığı gibi açıklayıcı ve bilgilendirici(!) haberler de verilmiştir)

Bazı durumlarda resmi olmayan sonuçlara göre haber verilebilir, çünkü üç aşağı beş yukarı durum bellidir, sonuç kesine yakındır, ama böyle topu topu yarım saat sürecek bir oylamayı bekleme sabrını gösteremeden, ülkeye haber dağıtma girişimini anlayabilmiş değilim. Belki ilerde bir açıklama yapılır. (Türkiye şartlarında sanmıyorum)

Aslında gazete web siteleri ağız birliği etmişcesine hevesimiz kursağımızda kaldı benzeri başlıklar atana kadar, yanlış haber verdikleri için özür dilemeliler. Ama dilemezler, dilemeyecekler, çünkü kültürümüzde özeleştiri ya da hatayı kabullenme gibi davranış biçimleri yer almıyor. Zaten çoğu yayın organında bunun üzerinde bile durulmayacak, duran olursa da şayet, suçu başkasına atarak (örneğin haberi temin ettikleri ajansa) işin içinden sıyrılacak, çünkü bu ülkede sorumluluk diye bir kavramdan bahsetmek çok zor, çünkü bu ülkede herkes kendine müslüman. Enteresan bir ülkeyiz vesselam.

Farm Frenzy

Hala oynamamışlar için süper bir boş zaman geçirgeci daha. Farm Frenzy, adından da anlaşılacağı üzere, tam bir çiftlik çılgınlığı yaşamanıza sebep oluyor. O yüzden bu oyun, gerçekten bir boş zaman geçirgecidir.Herhangi bir işinize ara verip, dur şu oyuna bir bakayım denebilecek türde bir oyun değildir. Çünkü ara verdiğiniz işe asla geri dönemeyebilirsiniz. Zaten yapılması gereken onca iş dururken çiftliği bırakmanız mümkün değil. Çimleri sula, yumurtaları topla, hurda bir triportörden bozma kamyonetle ürünleri şehre götürüp sat, yeterince birikimin olunca koyun ve inek al, bunların sütünde yününden yararlanıp işi top top kumaş üretmeye götürecek kadar ilerlet, tüm bunlar olurken binalarını ve kamyonetini yenile ve başka çiftlikler alarak genişle babam genişle. Birde tabii ki ayı saldırılarınladan sürünü korumaya çalış:). Dediğim gibi bir başladınızmı, çiftlik hayatı sizi sarıyor ve gerçek işinize dönmek istemiyorsunuz. Hatta ben bile, burda daha önce tanıttığım diğer bir boş zaman geçirgeci olan, Diner Dash adlı oyundaki garsonluk görevimden istifa edip, kendimi bu çiftliğe verdim:)
Tüm bu bağımlılık yaratan sebeplerden dolayı, boş kaldığınız bir zamanda, kafanızı iyice dağıtıp, huzura ermek istediğiniz bir zamanda oynamanızı tavsiye ediyorum. İşlerinizden geri kalmanızı istemem.
Biraz temiz çiftlik havası almanın hepimize faydası olacak:)
(resimlerin kocaman versiyonları için üzerlerine tıklamanız gerektiğini hatırlatmama gerek yok sanırsam:))
Gelelim demoya. Burdan oyunun trial versiyonunu indirebilirsiniz. (oyunun yapımcılarını düşündüğüm için tam sürümleri konusunda yardımcı olmuyorum. Ancak bedelini ödemeden oynamak isteyenler bana muhtaç değiller:) zira arama motorlarını bu kötü amaçlar için de kullanabilirsiniz:)

Bir Street Fighter Nostaljisi

Street Fighter, özellikle benim kuşağımdan olanların geçmişinde özel yeri olan bir oyundur. O yüzden (nerden aklıma geldi bilemiyorum) madem bir blogum var yeri geldikçe eski dostları anayım, anmaya da Street Fighter'dan başlayayım dedim.


SF, her ne kadar CapCom firması tarafından 1989 yılında piyasaya sürülmüş olsada, bizim geçmişimizde yer eden, en taktir edilip oynanılası olanı 1992'de çıkarılan SF II versiyonudur. (ve pek tabii ki SF II')

Bilgisayar oyunlarıyla ilgili her yazışımda tekrarladığım gibi, yeni nesil PC ve Konsol oyunları, biraz oyun olmaktan çıkıp ciddi birer uğraş halini aldıkları için, aramızda onlardan bahsederken, bir iş hakkında konuşuyormuş gibi davranıyoruz. Ama 80'li yılların ürünü olan SF, o yılları yaşamış olanlar arasında, hala akla geldikçe eğlenceli ve sonu gelmeyen sohbetlere konu olabiliyor. Çünkü herbirimizin SF hakkında uzaktan yakından bir anısı bir yaşanmışlığı vardır, bunu inkar edemeyiz:)

Daha sonradan filmi de çekilen (çok ama çok gereksiz bir filmdi) SF'ın yeni ve modern versiyonları yapılmış olsa da, SF dendiği zaman anlamamız ve oynamamız gereken, çekirdek dövüşçü kadrosunun olduğu, SF II ve SF II' versiyonlarıdır. Daha sonra çıkan SF'lar da, hem karakter sayısı artmış hem de hareketlerin boku çıkmıştır. Oysaki bir foryuuuuken (Shoryu-Ken) ya da bir aduuuuken'in (Ha-Do-Ken) zırt pırt yapılabilen atraksiyonlar olması yerine, zor ve yeri geldiğinde yapılabilmeleri daha makbuldür:))

Bütün bunların yanında SF'ın ve bütün bu tip oyunların, eski tip joysticklerle ve ayakta oynanmaları gerekir:) (klavyeden oynayınca gerçekten birşeye benzemiyor) Gerçi bu tip oyunların en iyi oynandığı yerler, şimdi ünvanlarını internet cafelere kaptırmış olan, atari salonlarıdır. Ancak bu mekanlarda da, devamlı başına dikilip, "geçemiyorsan senin yerine geçeyim" diye ahlaksız tekliflerle tacizde bulunmayı kendilerine meslek edinmiş insan evlatları bulunurdu. Onlar olmasa, sen oynarken senden daha iyi oynayabilen biri yanına girip, oyunda senin bir güzel ağzını burnunu kırarak, jetonunun yanmasına vesile olanlar olurdu. Hooof! Ne sıkıntılıymış... Evde oynasan bir türlü, salonda oynasan başka türlü, huzur yok. En iyisi, SF için komple bir atari salonu konsolu yaptırmak:)

Neyse, şimdi SF'ın çekirdek kadrosunu oluşturan arkadaşlarımızı burda kısaca tanıtarak anmak ve selam göndermek istiyorum:)

KEN MASTERS : Ryu ile birlikte en fazla tercih edilen dövüşcümüzdür. Ama ne yalan söyliyeyim, her zaman Ryu'dan biraz daha iyiydi:) Adamı Ho-Do-Ken ve Shoryu-Ken manyağı yapar. Ayrıca zengin çocuğudur... Para artık ona ne yaptıracağını şaşırttığı için kendisini kavgaya dövüşe vermiştir. Ne zaman ki, Ha-Do-Ken'leri ve Shoryu-Ken'leri teker teker değilde üçer beşer atmaya başlamış, o zaman da mertlik bozulmuş ve oyun çığrından çıkmya başlamıştır. Ayrıca Ken kardeşimizde aynı kıyafetin lacivert renklisi de mevcuttur.

RYU: Ryu için Ken'in Japon versiyonu da diyebiliriz. Hep ikinci adam olagelmiş, asla Ken kadar popüler olamayıp onun gölgesinde kalmıştır. Ama Ken'e göre daha karakterli bir arkadaşımızdır. Ken Shoryu-Ken konusunda uzmanlaşmışken, Ryu daha çok Ho-Do-Kenci bir kişiliğe sahiptir. Ancak hakkında yazması sıkıcı bir hal almaya başladığı için bir diğer karaktere geçilmiştir.



CHUN - LI: Street Fighter'ın ilk bayan dövüşcüsüdür. Adamı havada kapıp yere çarpar, tersi pistir. Yep Yep diye tabir ettiğimiz tekmeler konusunda uzmanlaşmıştır.(aynı anda hem kafanı hem kıçını kırabilecek kadar uzman)
Oyundaki tek Çin vatandaşıdır. Daha ileriki ünitelerde bahsedecek olduğumuz M.Bison adlı kişi, bu kızımızın babasını darp etmek suretiyle öldürmüştür. Bu yüzden Chun-Li'de kendisini intikam peşinde, bu kavga dövüşün içinde bulmuştur. Erkek miletinin alayına gıcıktır.


E. HONDA: Hemen belirteyim, isminin başındaki E harfinin açılımı "Edmound"dur. Bu niye bu kadar önemli, çünkü bizler küçükken bunu bilmediğimiz için herbirimiz o E harfine kıçımızdan bir şeyler uydururduk. (Eşek, Enayi, Ebdoplazmik retikulum vs. vs.) Bunun dışında hafızamda yer eden başka bir husus, E.Honda'nın kırmızı don giydiğiydi. Bunu da, yenildiği zaman yere yığılınca açılan kıçından biliyoruz:)
Street Fighter'ın ilk bonus bölümü olan arabayı parçalama kısmının en başarılısı da bu şahsiyettir. Kırmızı don giydiği için hakkını yeyecek halimiz yok:) Hareket olarak da, adama yaklaşık on metreden uçan kafa atabiliyor.

BLANKA: Yeşil, vahşi, insanlıktan çıkmış bir mahlukattır. (ama hepimizde olduğu gibi onunda özünde iyi huylu sevimli bir yaratıkcık olduğuna eminim) Adama elektrik vermekten kafasını ısırmaya kadar her türlü pisliği yapar. Oyunu Blanka ile bitirdiğimiz zaman kayıp olan ailesine kavuştuğu gibi bir şey hatırlıyorum:) Ailesi kayıp olduğu için bu arkadaşı dişi bir jaguarın büyüttüğü rivayet edilir.


ZANGIEF: az tercih edilen, hantal, kıllı, yarma gibi bir abimizdir. Ne tesadüftür ki bu da kırmızı don giymekten kendini alamaz. Rus (S.S.C.B.) vatandaşıdır. Kendi etrafında kollarını açarak döne döne adama çakar ama pek işe yarayan bir hareket değildir. Daha çok taktir ettiğim hareketi, rakip müsabıkı ters çevirip, bacaklarının arasına alıp zıplayarak onu yere vurduğu- üstüne oturduğu da diyebiliriz- bir nevi pankreas hareketidir. Gerçekten anlatması bile zor oldu. Oyunu Zangief'le bitirdiğimiz zaman Gorbaçov'la dans etme şerefine nail oluyoruz.

DHALSIM: Bu arkadaşımızın eli kolu rahat durmaz, her yere uzanmak ister, Yeri gelir ateş tükürür, yeri gelir kafa atar, ama çok piste dayak yer. Yakın dövüş konusunda çok yetersiz olduğu için, yakınına yaklaşabilirseniz çok rahatlıkla ağzını burnunu kırıp eline verebilirsiniz.
Dhalsim Hindistan vatandaşıdır ve aslen Bombay'ın içindendir.




GUILE: En hafif tabiriyle piçin tekidir. Ken'den daha da artisttir. Rakibini indirdikten sonra ilk iş olarak saçlarını tarar. (saçlarını jiletle taradığı yönünde iddialar var:)) Oyunu Guile'la bitirince doğru dürüst bir şey olmuyodu sanırım, ya da ben hatırlamıyorum. ABD ordusunun bir üyesidir. Alekspuuuuu şeklinde tasvir edebileceğimiz bir atraksiyonu vardır. Bir de hava saldırılarına karşı bizlerin jilet çekme diye tabir ettiğimiz bir savunma methodu vardır ki çok başarılıdır. Bu arkadaşa havadan değil karadan saldırılmalıdır. Özet olarak; hıyarın önde gideni geride durmayanıdır.


BALROG: Street Fighter'ın boksörüdür. Anca yumruk atar, tekmelerini kullanmak hiç aklına gelmez, o yüzden tekme tuşları ziyan olur. Güçlü abiler grubuna giren dörtlünün ilkidir. Bu kişilikle pek bir yaşanmışlığım yoktur. Tanımam anlamam döverim.





VEGA: Esrarengiz ve psikopat bir kardeşimizdir. Elinde tırmık, yüzünde maske tellere tırmanır, insana tepeden bakar, manyak manyak lüzumsuz hareketler içine girer, adabıyla dövüşmez. Zaten Vega seçebileceğimiz karakterler arasında değildir. (Tabii ki II ve II''dan bahsediyorum sonrası beni ilgilendirmez) Oyunun sonlarına doğru karşılaştığımız Vega insanının hareketlerini fazla hatırlamıyorum.



SAGAT: Tayland'lı bir Thai Box temsilcisidir. Tek gözü yoktur ama sırık gibi boy, atletik bir vücut sahibi olduğundan insanı adam akıllı hırpalamayı bilir. En önemli silahlarından biri, biraz Shoryu-Ken'i andıran Tiger Uppercut'dır. Sondan bir önceki rakibimiz olması vesilesiyle insana bir hayli sopa atabilir. Uzakta dövüşmekte, fazla yüz göz olmamakta sonsuz faydalar var:)




M.BISON: SF'daki son rakibimizdir. Bu arkadaşı da indirme konusunda muvaffak olabilirsek oyunu bitirmiş oluyoruz. Adının başındaki M. nedeniyle bu arkadaşta Mister Bison olarak anılırdı. (yani ikinci bir E. Honda vakası:)) Kendisinin tam adı Major Bison'dur. Bazı SF versiyonlarında adı Vega olarak da geçer. Derin ve karmaşık bir kişiliktir. Onca hengame arasında o kafasındaki şapka hiç düşmez adamı sinir eder. Bunun da Blanka kadar olmasada türlü elektrik verme aktiviteleri vardır. Kısacası karanlık bir adamdır, yatacak yeri yoktur:)

Street Fighter olayı böyle. Şimdi bir video ekliyorum. Bu videoda Street Fighter II' CE versiyonuyla oynayıp Ken'le oyunu bitiren bir arkadaşımızı göreceksiniz. Bilenler için iyi bir nostalji bilmeyenler için oyun hakkında iyi bir fikir olacağını umuyorum:) (video ekranının sağ alt köşesindeki düğmeye tıklayarak tam ekran yapabilirsiniz)




Avrupa Yakası ve Anıran Dizi Tanıtımı

Benim gibiler için artık çarşamba akşamlarının vazgeçilmezi olan, vazgeçilmezinden öte, artık hayatının rutinleri arasına giren Avrupa Yakası'nı bu hafta da izledik.

Avrupa Yakası'nı izlememizin nedeni, eğlenceli olması, komik olması, 1 saat de olsa, insanı dertten tasadan uzak tutması vs vs nedenler çoğaltılabilir. Yani bu diziyi ne için izliyoruz, gülüp eğlenmek için. Peki böyle eğlenceli bir dizinin, istisnasız her reklam arasında, başııııııınnnnnn ööneeeeeeeeee eeğiiiillllllllllllllmeeesiiiiiiiiinnn diye acı acı anıran bir dizi tanıtımı koymanın mantığı nedir. O kadar gülmek yeter kendini kaptırma biraz da efkarlan, sonra tekrar gül ama uzatma yine efkarlan. Duygu manyağı ol psikopata bağla. Gerçekten gıcık olmamak elde değil.

Son bir kaç haftadır - belki de şu anıran dizi başladığından beri- her reklam arasında aynı tanıtım. Ya bari bir kere yapın, her reklam arasında aynı şeyi izlemek zorundamıyız. Sanki çok önemli, izlenmesi farzmış gibi, takip eden zaten biliyordur gününü saatini. İzleyiciye gerizekalı muamelesi yapmaya gerek yok, sırf bu yüzden diziyi izlemekten vazgeçmek üzereyim. Eskiden reklamlarla boğuşurduk. şimdi bir de dizi tanıtımları çıktı başımıza...

Neyse, boş yere gerildim yine:)

Diner Dash 2

Bugün sizlere, çok güzel bir boş zaman geçirgeci olan Diner Dash adlı oyundan bahsetmek istiyorum. Daha doğrusu sizinde oynamanızı istiyorum.

Bilgisayar oyunlarının hayatımızdaki yeri tartışılmaz ancak gün geçtikçe oyunların gerçekçi bir ciddiyete büründükleride bir gerçek. O yüzden insan, eskiden sırf eğlence için oynadığı oyunlara özlem duymadan edemiyor.

Bu gün piyasada, sırf eğlenmek ve biraz kafa dağıtmak için tasarlanmış, uzun mesailer ayırmanıza gerek duymadan huzurlu bir şekilde oynayabileceğiniz sayısız oyun var. Diner Dash'de bunlardan biri.

İlk bakışta bir "Restaurant Tycoon"u andırsa da, bu oyunda patron değil bizzat servis elemanıyız. İlk başta sadece yemek servisi ve masaların temizliğiyle ilgilensek de, bölümler ilerledikçe restaurant'ımız gelişiyor ve hizmet çeşitliliğimiz artıyor. Tabii masa ve müşteri sayısı da.

Bölümler ilerledikçe değişmeyen tek şeyin servis elemanı sayısı olduğunu görüyoruz. Yani koşturan yanlızca siz oluyorsunuz:) Oyunu zevkli kılan bir öğe de, vasat bir restaurantla başlayıp her bölümün sonunda tükkanınıza yeni güzelliklerin eklenmesi (yani çatlak duvarın onarılıp boyanması, çiçeklendirme işlemleri, kahve makinesi alınması, yeni yer döşemeleri vs vs)

Ben bu oyunu ilk olarak "Real Arcade"in oyun bölümünde bulup oynamıştım. Ancak size vereceğim link daha kolay ulaşabileceğiniz Yahoo Games
Linke tıklayarak demo versiyonu nu indirebilirsiniz. Demo versiyonu uzun bir süre sizi idare edebilir. Oyunun tam sürümünü bulma işlemini size bırakıyorum:)

Bir Sayıklama...

Çoban Süzgeci tarihinin en uzun arası oldu. Değer diye düşünmüştüm ama haftasonu topladığım dokümanları yeterince hızlı ve başarılı bir şekilde işleyemediğim için bu denli uzun bir ara vermek durumunda kaldım. Doğal olarak, bu blogdaki her şey gibi, bu gecikme de benim yüzümden. Bu şekilde sorumluluğu üstüme almayı ve bir açıklama yapma ihtiyacını kendim için duyuyorum, çünkü bu geçen dört gün zarfında, blogun neden güncellenmediği konusunda kahrolan insanların olduğunu hiç sanmıyorum. Ama bir gün bu yüzden kahrolacak insanlar olsun diye çalışıyorum ve düşünüyorum.J İlk iş olarak da kafamdaki tilki sayısında indirime gitme kararı alıyorum.

Neyse şimdi susadım…Suyumu içip Feist’in The Reminder’ı eşliğinde uyumak istiyorum

Muhteşem bir Perşembe günü buluşmak üzere!!!

No Country For Old Men

Coen kardeşlerin en iyi film dahil 4 Oscar aldıkları No Country For Old Man'i, tesadüf sonucu, katliamla sonuçlanmış bir uyuşturucu pazarlığıyla yolları örtüşen, antilop avcısı Llwelyn kardeşimizin, bahsi geçen yerde, içinde 2 milyon dolar olan bir çanta bulması ve tabii ki onu alması ile başlayan tipik bir takip/kovalamaca filmi.

Takip di kovalamacaydı dediysek, bol hareketli sahneler aklınıza gelmesin. Bu filmde daha çok "cool" bir takip söz konusu:) Yani ağır bir takip.

Ve bu takibi de gerçekleştiren kişi, en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ını alan Javier Bardem'in canlandırdığı Anton Chigurh delisi. Nevi şahsına münhasır bir katil olan Chigurh, orjinal bir tip olmasının yanında, hem kapı açmak hem de cinayet işlemek için kullandığı, oksijen tüpünden bir aparatı olan enteresan bir de ekipmana sahip. (Bu arada Javier Bardem, seri katil Anton Chigurh'u canlandırmak için G.W.Bush'dan esinlendiğini açıklamış:) (Critic's Choice Award söyleşisinde)

122 dakika süren film Cormac McCarthy'nin aynı adlı romanından uyarlanmış. Bu Cannes'da her ne varsa bu filminde ilk gösterimi 19 Mayıs 2007'de Cannes'da gerçekleştirilmiş. Herhalde galayı orada yapmak daha bir entellektüel izlenim veriyor.

Neyse, Chirgurh'un kullandığı mekanizma dışında filmde başka bir orjinallik göremedim. Heleki filme Coen kardeşler açısından baktığımda durum daha da vahim. Çünkü Fargo'ya ilaveten yeniye dair bir ekleme yok gibi. Film kendini adeta sonunu merak ettiğimiz için izlettiriyor.

Orjinallik demişken, filmle ilgili hoşuma giden bir ayrıntıyı da eklemeden edemeyeceğim. Filmin soundtracki olmayacak çünkü film müziği diye bir şey yok. Film boyunca sadece gerçek sesleri duyuyoruz, duygularımızı yönlendirecek hiç bir müzik yok:)

Kısacası filmi beğendiğimi söyleyemem. Hele ki IMDB Top 250'de bi ara 3.'lüğe kadar çıkmayı asla hakeden bir film değil. Şu an daki IMDB puanı 8,5/10 ama benim puanım 6,5/10:)

Filmin Türkiye'de gösterim tarihi 7 Mart 2008

Michael Moore'un Yeni Belgeseli "Hasta - Sicko" Üzerine

Bir hastahane düşünün ki, iş kazası sonucu iki parmağı kesilen, sigortasız bir hastaya, orta parmağını 60 bin, yüzük parmağını 12 bin dolara dikeriz diye bir seçenek sunabiliyor.
Ya da bir sigorta şirketi düşünün ki, donör bulunduğu halde ilik nakli yapılmasına izin vermeyip, genç bir hastanın ölümüne sebep oluyor.
Bir "Amerikan Rüyası" düşünün, 79 yaşında sigortalı bir kalp hastasının, ilaç masraflarını karşılayabilmek için markette temizlik görevlisi olarak çalıştığı, ya da aynı rüyada zayıf ya da şişman bulundukları için sağlık sigortasından faydalanamayan insanların olduğu bir rüya.
"Sicko" (imdb) buna benzer hikayelerle başlıyor ve film şu soruyu soruyor;
"Doktorların ve sigorta şirketlerinin ölümden sorumlu olduğu bir duruma nasıl gelebildik?". "Bu sistemi kim keşfetti?"

Ülkemizde 7 Mart'ta gösterime girecek olan Michael Moore'un üçüncü belgesel çalışması "Sicko", hem Amerikan sağlık sistemini yerden yere vuran, hem de diğer batılı ülkeler ve hatta Küba ile bile mukayese eden bir yapım.

Michael Moore'un en sevdiğim yanı, eleştirilerini/saldırılarını üstü kapalı bir şekilde,
komşular alışverişte görsün tarzında yapmayıp, direk şirket ve politikacı isimlerini vererek yapması. Yani, eğer ortada gerçekten böyle rezil bir durum varsa, eleştirilerin, sağlık sistemimiz böyle böyle kötü şunları şunları yapmalıyız gibi yuvarlak, taktir edilen, ama bir sonuca varmayan ve kimseye dokunmayan biçimde yapılması yerine, direk sorumluları ifşa ederek, yüzlerine vurarak yapılması.

Ancak M.Moore'un yaptığı üç çalışmada da (Bowling for Columbine-2002, Fahrenheit 9/11-2004, Sicko-2007) çok ciddi konuları ele almış olsa da, üslubu gereği bazı çevrelerce dikkate alınmayıp, "belgelemeye değil inandırmaya yönelik" tavrı nedeniyle eleştiriliyor.

Bu tür eleştiriler üzerine mi söylenmiş bilemiyorum ama M.Moore filmi hakkında şunları söylüyor;

"Buna bir belge demelimisiniz bilemiyorum...bence bu kurgusal bir film değil. Kesinlikle uydurma değil, gördüğünüz herşey gerçekten oldu ve ben olduğu şekilde görüntüledim. Bu kelimeyi sevmiyorum, kötü bir çağrışımı var. Bir belge yapmak istiyorum diye düşünerek bir filme başlamıyorum. Bunun gerçekten ne anlama geldiğini bilmiyorum. Filmlere gitmeyi seviyorum. Haftada 3 ya da 4 filme gidiyorum. Filmlere gitmeyi seviyorum ve gitmeyi isteyeceğim bir film yapmayı istiyor ve bu amaçla yola çıkıyorum."

Ayrıca M.Moore "Sicko" için "Dünyanın en zengin ülkesinde yaşayıpta sağlık sistemine dahil olmayan 45 milyon kişi hakkında bir komedi filmi" tanımlamasını yapıyor. Ancak filmi izleyince görüyoruz ki sigortalı olmakda Amerika'da fazla bir işe yaramıyor.

Başkan Bush'un gayri ciddi halka seslenişlerinden biriyle başlayan filmde izlemeden önce aklınızda bulunmasını istediğim bir kaç anekdot var.

Öncelikle filmin başında sorduğu "Bu sistemi kim keşfetti" sorusuna eski bir ses kaydıyla cevap veriliyor. 17 Şubat 1971 tarihli bu ses kaydında Başkan Nixon ile danışmanı John Ehllichman arasındaki diyalogu dinliyoruz. Ve ardından Nixon'ın yeni sağlık sistemini nasılda tatlı dille kamuoyuna duyurduğuna şahit oluyoruz.

Filmde M.Moore'un zamanında desteklediği (hala destekliyormu bilmiyorum) H.Clinton'ın da firstlady iken üzerine gittiği bu özel sağlık sigortası saçmalığının peşini bırakmasının fiyatını da öğreniyoruz. (yani davasını ne kadara sattığı:))

Bütün filmi anlattığımı zannetmeyin. Film ABD'deki sağlık yolsuzluklarının kısa bir tarihçesi gibi olduğu için daha bir çok örneği filmi izleyince göreceksiniz.

Filmde ayrıca, ABD'nin dünyada en çok sağlık harcaması yapılan yer olduğu halde nasıl oluyorda "World's Health Systems" sıralamasında 37. sırada olduğu da sorgulanıyor. (sözü edilen listede Türkiye ne yazıkki 70. sırada)

Son olarak M.Moore bu filmle, 45 yıldır Washington tarafından Küba'ya uygulanan seyahat yasağını da delerek 3 tekne dolusu hastayı (11 Eylül den sonra kahraman ilan edilip sonra yüzüstü bırakılan, sağlıklarını kaybetmiş kurtarma ekibi üyeleri) Küba'ya götürüyor ve orda tedavi ettiriyor. (ABD makamları da tabii ki M.Moore hakkında soruşturma başlatmadan geri kalmıyor)

Filmin konusu ABD'yi ilgilendiriyor diye izlememezlik edeceğinizi zannetmiyorum ama yine de böyle düşünenler varsa, ileride birgün, bakın ABD'de bu sistemi kullanıyor ne de güzel pek de güzel diyerek bize bu baştan kokmuş sağlık sistemini sevdirmeye çalışanlar olabileceğinden, uyanık olmamız gerektiğini düşünerek bu filmi izlemelerini öneriyorum:)

Film hakkında belkide tek eleştirim, Kanada, İngiltere, Fransa ve Küba'daki örnekleri biraz abartılı buldum, çünkü en azından Kanada'da ve İngiltere'de de sistemin o kadar da iyi işlemediğini biliyorum.

Filmin fragmanını burdan izleyebilirsiniz.

video

Sevilla - Fenerbahçe Maçının Golleri

video



Eller Ay'a Biz Hala Yaya

Biz türban gibi ömür törpüsü konuları tartışıp yerimizde sayıp duralım, bakın dünya nelerle uğraşıyor.

Virgin Galactic firması 2009 yılında uzay turlarına başlamayı hedefliyor. VG'nin amacı profesyonel olmayan asrtonotları uzaya, 100 km yüksekliğe, atmosferin dışarısına çıkarak uzay gezisi yapmalarını sağlamak. Bu sayede yerçekimsiz ortamı altı dakikaya kadar deneyimleyip, dünyayı uzaydan izleyebileceklerdir. (vikipedi) Biletler 200 bin dolar ve şimdiden 250 kişinin yer ayırttığı söyleniyor. Ancak yolculuk günü gelip çattığında kaçının kararından dönmeyip o gemiye bineceğini merak ediyorum:)

Uzaydı gemiydi demişken, Dünya'ya 2036 yılında çarpma olasılığı bulunan "Apophis" göktaşı ile buluşarak, elektronik izlemeye alacak bir uzay aracı yapılması için, merkezi ABD'de bulunan sivil toplum örgütü "The Planetery Society" tarafından geçen yıl açılan "Apophis Mission Tasarım Yarışması" sonuçlandı. Yarışmayı kazanan "Space Work Mühendislik" şirketi, Apophis'i 300 gün izleyecek projeyle Dünya'ya 2029'da yaklaşacak ve 2036'da az da olsa çarpma olasılığı bulunan 300 metre çapındaki göktaşının yörüngesi ve Dünya'ya çarpıp çarpmayacağını belirleyecek.
Haziran 2005'de keşfedilen ve adını Mısır mitolojisindeki kötülük tanrısı Apophis'ten alan göktaşının Dünyaya'ya çarpması durumunda (ki böyle bir çarpışma olmayacağına her iddiaya girerim) bir atom bombasından 100 bin kat daha fazla bir güç yaratacağı tahmin ediliyor. NASA bu çarpmayı önlemeyi hedefliyor.

Her zamanki gibi Hüstın yine gezegenimiz kurtarıyor. Bu haberi eklememdeki amaç göktaşının dünyaya çarpıp çarpmayacağı üzerine spekülasyon yapmak değil. Birilerinin bu teknolojiye ulaştıklarını göstermek. Keşke bizimde türban kadar önemli (!) olan uğraşlarımız olmasada, Türkiye'den de bir mühendislik firması bu tasarım yarışmasına katılabilse. Ama daha önemli işlerimiz var (!)

Neyse Norveç'de gerçekleştirilen bir projeyle devam edelim...
Norveç Kuzey Kutbu yakınlarında Plataaberget Dağı (Svalbard)'na bir ambar inşa etti. Olası bir doğa felaketi ya da bir nükleer felakete karşı yeryüzündeki tüm bitkilerin tohumlarının saklandığı bir ambar. Uzunluğu 130 metre ve duvarları çelik barlarla çevrili ambarda 4.5 milyon tür meyve, sebze ve tahıl tohumu koruma altında tutulacak. En kötü felaketlerde bile tohumların hiç zarar görmeden yaklaşık 200 yıl kadar dayanacağı belirtiliyor. (Hürriyet)
"Küresel Ürün Çeşitliliği Tröstü" tarafından yaptırılan tesis geçen hafta bir törenle açıldı. Ama Türkiye'nin gündemine girebildimi, tabii ki hayır, çünkü çok önemli (!) gündem maddelerimiz var, böyle eften püften konulara ayrılacak vaktimiz yok.

Ama birileri 2033 yılına yetişecek , sinir sistemine yerleştirilen kan hücresi büyüklüğünde bilgisayarlar tasarlıyor ve bunu yaparkende kimin başı açık kimin kapalı, bunları hiç umursamıyor. 18 - 22 Şubat tarihlerinde San Fransisco'da düzenlenen oyun yapımcıları konferansında, Raymond Kurzweil yaptığı konuşmada 2033'te sanal gerçekliğin nasıl ve hangi boyutta olacağını anlattı. Kurzweil, 2033'te bir kan hücresi büyüklüğündeki bilgisayarların, gerçek dünyadan ayırt edilemeyecek derinlikte ve büyüklükte sanal gerçeklikler yaratabileceğini, sanal ve gerçeğin birleşeceğini söyledi. Bu ifadenin ne anlama geldiğini Kurzweil şöyle örneklendirerek açıklıyor. "Bugün parkinson hastasıysanız ve hastalık yüzünden tahrip olan biyolojik nöronlarınızı değiştirmek istiyorsanız, beyninize bezelye büyüklüğünde bir bilgisayar naklettirebilirsiniz" "...kan hücresi büyüklüğündeki bilgisayarlar... bedenimizden içeri girecekler, bizi sağlıklı tutacaklar ve beynimizin içinde zekamızı arttıracaklar..."

Şimdiye kadar bahsettiklerim hep yakın gelecekle ilgili projelerdir ve çoğunu "nerde kaldı doğal yaşam" gibi felsefelerle yaklaşıp eleştirenler ya da (özellikle son örneğe) hayal/kurgu bunlar diye bilmiş bilmiş laf atanlar olacaktır. Ancak geçmişte de Jules Verne'nin "Aya Seyahat" başlıklı yapıtını okuyan çocuğuna küçümseyerek, daha doğru dürüst bişeyler okumasını salık veren sayısız ebeveyn vardı. Ne yazık ki tarih hepsini sil
di. (aslında ne yazık değil:)

Yakın geleceğimize ait projelerden sonra yazıyı bugüne ait bir gelişmeyle bitirme
k istiyorum.
IBM yaptığı duyuruda kablo yerine ışık kullanılarak veri taşıyan yeni bir tek
noloji ürettiğini açıkladı. Bu teknolojiyle 5 bin video dosyasının 1 ampülün tükettiği enerji kullanarak 1 saniye içinde transfer edilebileceğini bildirdi. Henüz prototip aşamasında olan yeni teknolojiyle, çok büyük hacimli dosyaların saniyeler içerisinde transfer edilebilmesinin yolu açılmış olacak


Sonuç olarak, ışık hızıyla iletişimden ya da kan hücresi kadar bilgisayarlardan bahseden bir dünyayı, türbanı tartışarak yakalayamayız.

"Yeni Başlayanlar İçin Tartışma Dersleri"

Uzun zaman önce Aktüel dergisinde Mehmet Ali Kılıçbay'ın bu başlıkla yazdığı bir yazısını okumuştum. Kılıçbay bu yazısıyla şimdi ismini anmayacağım başka bir yazara "tartışma dersleri" veriyordu. Her zaman geçerliliği olan ve unutulmaması gereken bu derslerden umarım faydalananlar olur.

Ders 1: Hiç bir tartışma "ad hominem" olamaz. Yani bir yazının yazarının kişisine değil, ancak fikirlerine yönelik söz edilebilir.

Ders 2: Tartışmada esas olan doğrunun ortaya çıkmasıdır. Türkçe'deki son derece yersiz "tartışma" kelimesi, insanların bu eylemi "Kim daha ağırmış bakalım" olarak algılamalarına yol açıyor. Ve her tür saçmalık, sırf daha ağır görünme gayreti içinde ortaya dökülüyor.

Ders 3: Tartışmalarda bir iddiada bulunulduğu zaman kanıt getirmek bir zorunluluktur.

Ders 4: Tartışmalarda, tartışmacılar bilmedikleri alanlarda söz söylememelidir. Bilmedikleri şeyleri biliyormuş gibi yapmamalıdırlar.

Ders 5: Tartışmacılar olmak istedikleri gibi görünmekten kaçınmalı, ne iseler o halleriyle ortaya çıkmalıdırlar.

Ders 6: Karşı tarafın getirdiği kanıtlar çürütülemiyorsa kabul edilmelidir.

Ders 7: Tartışmada açıklanmayan her söz söylenmemiş sayılır.

Cengiz Han'ın İzinden...

Ali Adnan Akgündüz, Melik Faik Eriş ve Zehra Tunç. Bu üç maceraperest bugün uzun ve anlamlı bir yolculuğa çıkıyorlar. "Türk Mührü" adını verdikleri bu projede amaç; "Cengiz Han'ın yüzyıllar önce geçtiği yolun bittiği ucu olan anadolu'dan başlayarak, koşullar elverdiğince rotaya sadık kalarak, Türk - Moğol gerçeğini ve gerçek Türklük kavramını ortaya çıkarmak, yaşamak, hissetmek ve yaşatarak bazı unutulmuş değerlerin tekrar hatırlanmasını sağlamak"

İzmir'den başlayacak olan ve yaklaşık 8 - 8,5 ay sürmesi planlanan bu yolculukta bu üç maceraperest. Gürcistan, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Çin'den transit geçişle Pakistan, Hindistan, Sri Lanka, Nepal üzerinden yaklaşık 40 bin km'lik bir yol katedip Moğolistan'a girecekler.

"800 yıl önce Moğolların atlarla yaptıkları yolculuğu biz cip ile yapacağız. Tek fark, Irak, Sibirya ve Afganistan'a gidemeyeceğiz. Cumhurbaşkanlığı forsundaki tüm imparatorlukların doğduğu yerlere Türk mührünü vuracağız" diyor Melih Faik Eriş Milliyet gazetesinde yayınlanan küçük söyleşide.

Gezide ayrıca hazırlanan özel bir mühür de ziyaret edilen yerlerdeki yöneticiler ile yerel halka hediye edilecek. Projenin adının "Türk Mührü" olmasının bir nedeni de Moğol İmparatorluğu'na mühür ve yazıyı sokarak belli bir düzeni getiren Türklerin önemini hatırlatmak.

Ekip, bu gün başlayacak olan (kimbilir siz bu yazıyı okuduğunuzda yola çıkmışlardır bile:) gezinin her adımını, www.fotogezgin.com ve www.haberci.com adreslerinden paylaşacaklar. Ayrıca detaylı bilgi edinmek isteyenler için de rota güzergahı haritasının altın da bir kaç link veriyorum.



YOLCULUGUN AMACI
ROTA GÜZERGAHI
www.fotogezgin.com/turkmuhru
www.haberci.com