Artık Gazete Almıyorum...

Kendimi bildim bileli, hatta belki de bilmediğim dönemlerde bile, her gün en azından bir gazete alıp okumuşluğum vardır. Bu davranışımı bir tür bilgi açlığından ya da haber aşkından ziyade bir alışkanlık şeklinde tanımlamak daha doğru olur. Her gün bir paket sigara almak ya da bir ekmek almak gibi bir şey.

Gazete okuyorum, ancak çok uzun bir zamandır biliyorum ki okuduklarımın çoğu, kitabına uydurularak güzel tasarlanmış bir yönlendirme sistemine hizmet eden paragraflardan ibaret. Yani hiç bir gazetenin tarafsız habercilik ütopyasına biraz olsun yaklaşabildiğini zannetmiyorum. Çünkü bir çok gazete okurundan farklı olarak, ben bir gazeteyle yetinmeyip, benim görüşlerime en uzak olan yayınları da takip ediyorum, aynı haberleri birde onlardan okuyorum. Böyle yapınca da görüyorum ki, yayın organları kime hizmet ediyorsa sözkonusu haberi onun çıkarına uygun bir hale getirip veriyor ya da yorumluyor.

Hizmet etmek ağır bir itham olabilir, ancak bir çıkar grubuna dahil olmayan ya da bir çıkar grubuna hizmet etmeyen yayın organı var mı? Bu soruyu Türkiye için değil tüm dünya için soruyorum. Tabii benimki de soru işte, malumunuz kapitalist sistemde para olmadan hiç birşey olmayacağına göre, bir yayın organı da kuramazsınız. E birileri sizin ihtiyaç duyduğunuz kapitali karşılarsa onun aleyhinde nasıl yazabilirsiniz. Aslında olay bu kadar net değil, bu çok basit bir denklem oldu, işin aslı çok daha karmaşık ama bu yazıdaki amaç dünya medyasını düzeltmek değil, sadece dünya medyasına veda etmek, o kadar.

Uzun süredir televizyon da haberleri izlemiyorum. Çünkü orda işler çığrından çıkalı çok zaman oldu. Her akşam izlediğim haberler bir gün geldi tahammül edemeyeceğim bir hal aldı. Artık iş o kadar çığrından çıktı ki yayınlanan haber bültenlerine abuk subuk şeyler demek bile iltifat olurdu. Baktım bunların sol üst köşeye zeka yaşı 2 buçuk olanlar için eğlencelik haber bülteni ibaresi koyacakları yok, en iyisimi ben izlemekten vazgeçeyim de kendi zekamı aklayayım dedim. Sonuçta internet diye bir şey var, onunda güvenilirliği elbetteki tartışılır ancak en azından boş ve eblek sunucuların 20 saniye de okuyup geçeceğim bir haberi 20 dakika tekrarlaya tekrarlaya anlatmalarına tahammül etmek zorunda kalmıyorum.

Gazetelerle olan hesaplaşmama dönecek olursak. En son 1 Mayıs sonrası çıkan gazeteleri okuduktan sonra -ki manşetlerine bakmam yeterli oldu- bu kararı almaya karar verdim. Artık al gülüm ver gülüm şeklinde kurulmuş bu sisteme ben de bu gazeteleri satın alarak hizmet etmek istemiyorum. Sonuçta elbetteki okumaya devam edeceğim ama hiçbirini gidip cebimden para çıkararak satın almayacağım.

Sonuç olarak; sosyal bilimlerle ilgili olarak okuduğumuz hiçbir şey bizi tam doğruya götürmez. O yüzden, doğruya biraz olsun yaklaşabilmek için, her zaman daha çok daha çok okumamız gerekir, taki ölünceye kadar.

Sayıklama Güncesi


Çoban Süzgeci, tarihinin en uzun arasını verdi. Son yazıyı 20 Nisan'da yazdığım göz önünde bulundurulursa (ne demekse) gerçekten bir rekora imza atmışım.

Aslına bakarsanız bu bir blog için hem olağan bir durum, hem de yaşanmaması gereken bir durum. Olağan bir durum, çünkü "Çoban Süzgeci"ni bir günlük olarak görmüyorum, o yüzden her gün yazmam gereksiz. Olağan bir durum çünkü, takip ettiğim bir çok blog bu tür araları çok sık veriyorlar. (Takip ettiğim bir çok blog demişken, bu aralar blog camiası, "Blog Ödülleri" için yoğun bir lobi faaliyeti içine girmiş durumdalar. Herbirinin anasayfasında blog ödülleri duyuruları ve oyunuzu bana verin nutukları var:) 5 Mayıs'a kadar hiçbirinin blogunu ziyaret etmeyeceğim:) Umarım sonuçlar açıklandıktan sonra rutin güncellemelerine geri dönerler)

Tabii aynı zamanda da yaşanmaması gereken bir durum çünkü güncel olmayan herhangi bir zamazingoyu kim ne yapsın.

Neyse uzun uzadıya, yazmak ya da yazmamak gibi eblek bir tartışmaya girecek değilim.

Peki geçen bu bir haftayı aşkın süre zarfında hangi faydalı ve bir o kadar da gerekli işleri yaptım da blogla ilgilenmeye fırsatım olmadı? Ne yalan söyleyeyim yaptıklarımın fırsat maliyetleri o kadar göreceli olmaya açık ki, ben bile bir fayda bulup onunla savunmaya geçmekte zorlanıyorum.

Geçen bu zamanı tek cümleyle açıklamam gerekirse; bir kaç küçük başarı ve bir kaç büyük, yan gelip yatma şeklinde vuku bulan tembellik. Günlük rutin yürüyüşlerimin her birinde, en az yazmaya değer bir konu bulduğum ama geri dönüp bilgisayarımın başına oturunca, daha farklı meşgalelerle uğraştığım da artık yüzümü tokat manyağı yapan bir gerçek. Hal böyle olunca da, ben yazmaya karar verene kadar hadise güncelliğini kaybetmiş oluyor.

Her gün yürüyüşlerimi yaptığım bir park var. (bu parkdan daha sonra bahsetmeyi umuyorum) Günler uzayınca parkımız da iyice bir şenlenmiş oldu. Bir yazı da baharın geldiğini gökyüzündeki uçurtmalardan anlıyorum diyordu. Tam da öyle oldu. Parkın içinde her seferinde farklı uçurtmalar görüp feci şekilde özeniyorum. Aslına bakarsanız bu sıralar çocukluğumda yaptığım bir çok şeye özeniyorum. Mesela sağda solda top oynayan çocukları görüyorum.(gerçi top oynamaktan çok pozisyonları tartışıyolar, yok gol oldu da olmadı da, taşın üstünden geçti de geçmedi gibi. Zaten Allah o taştan kaleleri taş etsin diycem ama saçma olcak)Ben de oynamak istiyorum. Kısacası bu aralar feci derecede uçurtma uçurmak, tek kale maç yapmak ve bisiklete binmek istiyorum.

Bunların dışında mutlu bir hafta geçirdim diyebilirim. Moralimi bozcak beni yıkıma uğratacak bir şey olmadı, ta ki düne kadar. Bu konu üzerinde fazla durmayacağım. Sadece görüntülerden utandım ama sorumluların cezalandırılmayacağını ve koltuk işgal edenler arasından istifa eden de çıkmayacağını bildiğim için utandığımla kaldım. Aslında bu konuda yazacak tonla şey var ama hiç içimden gelmiyor. Görevi uzun uzun yazmak olan basınımız da "orantısız güç" diye bir oyuncak bulup diline pelesenk etti. Heleki polisin yoldan geçen turisti bile dövmesini gülerek sunan Mehmet Ali Birand'a ne desem boş. "Sorumlu disk" diye manşet atan gazeteler bile vardı bugün. Zaten bu memlekette herkes kendisine müslüman başkasına gelince tekme tokat gaz bombası.

Neyse tadım kaçtı, birazdan "Komedi Dükanı"nı izleyeceğim. Sonra devam ederim...

Soğuk Algınlığı ve Romantik Komediler

Her ne kadar filmlerin sınıflandırılması fikri hoşuma gitmese de bu başlığı kullandım. Böyle adlandırılmalarına rağmen gerçekten böyle bir tür var mı bilemiyorum. Yani film yapımcılarının, oturup da bir "Romantik Komedi" çekelim diye bir filme başladıklarını zannetmiyorum. (zannetmek istemiyorum)

Ancak konumuz bu değil. Dünkü yazımı okuyanlar üşütüp yataklara düştüğümü tahmin edebilmişlerdir. İşte bu olağanüstü hal bugün de devam etti. Bende kendimi iyi vakit geçirmek adına bu tür filmlere verdim. Çünkü bu tür filmleri izlediğimde içimde gerzek bir mutluluk hissi oluşuyor. Zaten çoğunlukla mutlu bir şekilde sonlanan bu filmlerin ardından, sakil bir gülümseme yüzümü kaplıyor:) Genellikle sabun köpüğü diye tabir edilen bu filmleri ben "hoş boş zaman geçirgeçleri" olarak tanımlıyorum. Çünkü kafanız dağılıyor, fazla bir şey düşünmeniz gerekmiyor, canınızı sıkmıyor. Sadece izliyorsunuz ve mutlu oluyorsunuz. Zaten ertesi günde filmi unutmuş oluyorsunuz:)

Aslında bu unutmuş oluyoruz kısmı biraz adaletsiz oldu. Unutmadıklarım da var. Örneğin You've Got Mail benim için çok önemli bir filmdir. Sebebini pek fazla bilmiyorum ama belki de beni en fazla mutlu eden film budur. Beş belki de altı kere izlemişimdir ama bir kere daha hiç çekinmeden izlerim. Bir sıralama yapmak niyetinde değilim ama You've Got Mail birinci sıradaysa While You Were Sleeping'de ikinci sıradadır. Aslında bu film fazla özelliği olan bir film değildir ama, dedim ya eblek bir mutluluk benimkisi:) Ayrıca itiraf etmeliyim ki bu iki filmde Meg Ryan ve Sandra Bullock oynamasaydı benim için bu kadar etkileyici olurmuydu bilemiyorum:)

Bir de bu tür filmleri çekmeyi meslek haline getirmiş, bu filmlerden ekmek yiyen oyuncular var:) Mesela Ben Stiller ya da Adam Sandler gibi. Bende dün gece, izlediğim kaçıncı Ben Stiller filmiydi bilemiyorum ama bir yenisini daha izledim. Ben Stiller hep kendini tekrar eden filmlerin adamı. Hep komik kargaşalar, yanlış anlaşılmalar, hep aynı mimikler vs. ama sonuç itibariyle onu eleştirecek değilim. Dün gece görevini yerine getirdi mi getirdi, beni eğlendirdi mi eğlendirdi gerisi bu en sümüklü halimle umrumda değil.

Bahsi geçen film, 2007 model "The Heartbreak Kid". Gecenin 2 küsüründe oturup bu filmi izledim ve sonra rahat bir uyku çektim. Ne baş ağrısı kaldı ne burun tıkanıklığı. (tabii bunda saatin 5 olmasının da payı var:))

Bugün 11 buçuk gibi uyandım ve hala iyileşmemiştim. Kahvaltı da iki fincan kadar ıhlamur çayı içtim, boğazlarım biraz rahatladı. Baş ağrısı içinde bir aspirin aldım. Sağa sola bakınarak biraz vakit geçirdim. Daha sonra beş portakal dan mütevellit bir portakal suyu eşliğinde "No Reservation"ı izlemeye koyuldum. Eğer bir "romantik komedi"de ismi sağlam bir oyuncu var ise böyle hastalık zamanlarında iyi birer yatırım oluyorlar. Bu filmin sağlam ismi Catherine Zeta-Jones'du. Hafif dozda dramatik öğeler içerse de beni yine mutlu etti burdan emeği geçenlere teşekkür ediyorum:)

Konu romantik komedi olunca bir kaç ismi daha anıp bu yazıyı bitiriyorum. Notting Hill, Love Actually, 50 First Kiss, Along Came Polly, Duplex vs vs vs

Aslında bu tip çok film varmış gerçekten, vazgeçtim saymaktan çoğunu seviyorum işte anmıyim tek tek:)






Tek Burun Deliği Yetmiyor

Hastayım... Birisi bana sümük mikrobu bulaştırdığı için nezle olmuş bir insanım. Dün geceden dolayı da bitkin bir gün geçiriyorum. Çünkü dün gece sağ burun deliğim tıkalıydı ve diğeri tek başına yeteri kadar iş görmüyordu. Bu da sıkıntı yarattı haliyle. İnsan sürekli ağzından nefes alamıyor. Neyse bir şekilde geceyi atlattık.

Bu gün Ankara çok sıcak. Ya da benim derinden derine ateşim var ve olan sıcağı daha fazla hissediyorum. Dışarı çıkmak gibi bir niyetim yoktu. Dinleneyim de bir an önce geçsin diye düşünüyordum. Ama sıkıldım. Biraz hava alayım da belki açılırım daha bir kendime gelirim diye kendimi kandırdım. Aslında kandırmadım, genelde işe yarardı bu. Ama bu gün hava sıcak ve sanırım ben biraz fazla yürüdüm. Halbuki gazateleri aldıktan sonra dönmeliydim. Ama şeytana uyup gidip bir de nutella alayım dedim. Sırf ben yiyeyim diye Varşova'da üretilip İzmit'e ihraç edilmiş, ordan da Ankara'lara kadar ulaşmış, e gidip almak yemek gerekirdi. Önce bir süpermarkete gittim ama öyle bir sıra vardı ki değmezdi. Sonra bir başkasına gittim ve emelime ulaştım. Ama evimden de bir hayli uzaklaştım. Böyle olunca dönüş yolu biraz sıkıntılı geçti.

Nutella'dan bahsetmişken, iştahlı biri değilim ancak nutellayı seviyorum, daha doğrusu tatlıları seviyorum. Ama en yakın zamanda da bırakmak niyetindeyim. İnsanoğlunun kendisine yaptığı en büyük dört kötülükten birisi şekeri icat etmek olmuş. (diğer üçü; tütün, deterjan, tuz) Çünkü şeker vücudumuzu yiyip bitiriyor:) (çok zararlı azaltın 150 yıl yaşayın, ama tatsız tuzsuz 150 yılı neyleyim ben derseniz o başka)

Neyse aldık nutellamızı vardık evimize. Genelde asansörü kullanmam. Aslına bakarsanız normal şartlarda hiç kullanmam. Ama halim yok bugün. Biniverdim... Sol elimde (haftasonu olduğu için) aldığım bir yığın gazete ve nutella poşeti, sağ elimde anahtar vardım kapımın önüne.

Kapıların en gıcık yönü nedir? Tek elle açılmazlar. İlla kendinize çekip öyle çevirceksiniz anahtarı. Yani diğer elinizin dolu olabileceği düşünülmemiştir. Halbuki azcık çevirmeyle çıt diye açılsan, hasta, sıkıntılı ve yorgun ayrıca da bir eli dolu olan beni daha da acınılcak duruma düşürmesen. Tek elle açılabilen kapı İ S T İ Y O R U M !

Sonuç olarak sümüklerimden şikayet etmiyorum. Çünkü onlar, öncelikle vücudumun koruyucu mekanizlamarından birisi. Bu mekanizmayla pis mikroplar biricik hücrelerimden atılmaya çalışılıyor, daha sonra da salgıladığım protein ve antikorlarla kalan mikroplar la bir savaş başlıyor. Ama savaşlar beni hep sarsmıştır.

Şimdi evimedeyim. Biraz Nutella ve bol bol su tükettim. Yatağımın oturmaktan çökmüş sol tarafının üzerindeyim. Ve yavaş yavaş bu yazının sonunun geldiğini düşünüyorum. Ve aynı zaman da çok da gereksiz olduğunu.

Dünyayı Kurtaran Adam

Senaryosunu Cüneyt Arkın'ın yazdığı Dünayayı Kurtaran Adam, belkide Türk sinemasının en kült filmi ve bir nevi Turkish Star Wars'dur. Hal böyle olunca da bu film hakkında denmedik söz, yapıladık geyik kalmamıştır. Ancak konuşup ahkam kesenlerin ya da hakkında espri yapanların da büyük kısmının filmi oturup baştan sona izlememişlerdir. Aslına bakarsanız, filmi baştan sona izlemiş biri olarak onlara hak vermiyor da değilim, çünkü filmi baştan sona bir oturuşta izlemek gerçekten çok zor. Film kült olmuş, derslere, tezlere konu olmuş olabilir ama bu film hakkında geyiğini yapıp gülüp eğlendikten sonra yapacağımız en iyi yorum "kötü" olacaktır.

Neyse burdaki asıl toplanma sebebimiz filmin analizini yapmak değil. Filmin hikayesini sizlere sunmak. Çünkü yazılı olarak bir yerde olduğunu zannetmediğim bir giriş hikayesi var ki akıllara zarar:) Ancak bu metni sunmadan önce açıklamak isterim ki, amacım Dünyayı Kurtaran Adam filmiyle dalga geçmek değil tam tersine ona hizmet etmek, internette arama yapanlar için bir metin sunmaktır. Çünkü herşeye rağmen Dünyayı Kurtaran Adam filmi onurlu ve ciddi bir filmdir, günümüzde çekilen örnekleri gibi (bkz. Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu) cıvık cıvık değildir.

Şimdi filmin girişinde anlatılan hikayeyi burada paylaşıyorum. (ve bizzat kendimin hazırladığı fotoğrafları da metne serpiştiriyorum. -hemen hemen filmdeki bütün karakterler mevcut)

"İnsanoğlunun ilk uzaya açılıp Ay'a gitmesiyle uzay çağı başlar. Uzay Çağı, dünyalılar için bir ilerleme çağıdır. Binlerce yıl böyle yaşamışlardır.

Uzay çağı, geçmiş zaman ve yaşam galaksi çağına ulaşmıştı. Yüzbinlerce yıl geride kalmış, dünya ve gezegenler sistemi uzayda galaksi sistemine önüşmüştü. Medeniyetler, tarihler geride kalmış, insanlar ilkçağlardaki gibi basit yaşamla yetinmeye başlamışlar ve bütün güçleriyle ölümsüzlüğü bulmak, devamlı yaşamı sağlamak için amansız bir çalışma ve mücadeleye girmişlerdi.

Bu çağda dünya milletleri, ırkları, dinleri ayrı milletler alinden çıkıp, tek bir varlık haline geldiler. Tek bir dünyalı yaşayışları ve kavimleri, galaksi çağının dünya insanlarını meydana getiriyordu.

Dünya çılgın bir nükleer silahlanmanın sonucu olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Dünya bu gibi tehlikeleri bir kaç kez geçirmiş, hiç bir kuvvet dünyayı yokedememiş fakat dünya bazı zamanlarda parçalara ayrılmış, dünyadan kopan parçalar uzayda meteor taşları haline gelmişti. Bazı gezegenlerde hayat devam etmekte, yaşam sürmekteydi. (yazmadan edemedim, ikisi de aynı şey değil mi) Ama nükleer savaş çok hızlanmıştı, hükmetmek, daha güçlü olmak için o güzel mutlu dünya delice parçalanırken birden gizli ve çok güçlü bir düşmanla karşı karşıya kaldı.

5 milyar yıl önce ışın ve enerjiden madde haline gelen dünyamız, galaksi çağında lazer ışınlarının ekisiyle toz bulutları haline gelip parçalanmaktadır.

Bu düşman kimdi, hangi galaksideydi. Bütün dünyalılar bu tehlikeye karşı tek bir silah kullandılar. İnsan beyin gücü ve iradesiyle birleştirilmiş bir tabakayla karşı koymaya başladılar. İnsan beyin moleküllerinin sıkıştırılmasıyla oluşturulan bir tabaka dünyayı koruyordu. Dünya her saldırı karşısında toz bulutu haline gelmekte, önündeki koruyucu kalkanın arkasına sığınmaktaydı. Bu kalkanı delecek tek güç, insan beyni ve iradesiyle yaratılacak bir silahtı. Ama gerçekte galaksidebulunan dünya düşmanları silahları ne kadar güçlü olursa olsun beyinleri yoktu. Dünya ve insanın değeri sonsuzlukta en büyük silahtı.

Dünyalılar bu bilinmeyen düşmanı aramaya başladılar. Ama ne yazık ki gönderilen hiç bir savaşcı geri dönmedi.

Dünyalılar tolandlılar, kavimler biraraya gelip çare aradılar. Tek çare düşmanı bulup savaşmaktı. En güçlü en büyük iki Türk savaşçısı ve diğer dünyalılar uzaya açılıp bilinmeyen düşmana savaş ilan ettiler.

Bazı dünyalılar bu savaşa katılmadılar, fakat hayalgüçlerini gerçek ve mantıkla birleştiren her insan bu savaşa katılıp kazanma azmindeydi."

Filmin girişinde bir Star Wars edasıyla anlatılan hikaye budur. Hikaye bittikten sonra şu sözü edilen iki büyük Türk savaşçıyla tanışıyoruz. Murat (Cüneyt Arkın) ve Ali (Aytekin Akkaya). İkiside bir hava çatışmasının içindedirler ve durum gergindir. (yazının bundan sonraki bölümünde filmden bir kaç diyalog paylaşmak istiyorum)

Murat: merkeze duyuru yükseliyorum (merkezin yerinde olsam sormadan edemezdim. oolum murat uzaydayız be kardeşim kime ve neye göre yükseliyosun hey allaaam!!)

Murat: Uzay hızını aşmalıyız, gelenleri karşılamaya hazır ol.

Ali: Bu gelenler çok suratsız, mini etekli bir kaç kız gelseydi iyi olurdu. (en büyük film klişelerinden biri olan, korkusuz ikililerin tehlikenin içine girerken sallamaz bir edayla espri yapmalarına bir örnek görüyoruz. en büyük klişe dedim aklıma bir an örnek gelmedi hımm!! tango ve cash olabilir cehennem silahındaki elemanlar olabilir, yüzüklerin efendisinde cüceyle elfin savaşırken bir yandan da birbirlerine takılmaları olabilir... bu tip insanlar he yer de karşımıza çıkabilir)

Murat: Bilinmeyen bir güç bizi kendine çekiyor. Dünyadan çok uzaklaştık. Göstergeler çalışmıyor. Bilemiyorum bu gücün ne olduğunu çok tehlikeli bir durumdayız dikkatli olman lazım.

Bu diyalogların yaşandığı bölümde de Dünyayı Kurtaran Adam'ın en unutulmaz sahnelerinden biri olan, Aytekin Akkaya'nın inişe geçiyorum deyip öne doğru eğildiği sahne vuku bulur.

Murat: Bir şeyden korkuyorlar.
Ali: Ama bize bir şey yapmadılar
Murat: Senin yakışıklılığına yazık olsun istemediler.
Ali: Biraz ciddi olamazmısın sen
Murat: Dünyamızı yok etme reddesine gelen atom savaşı neden çıktı biliyormusun?
Ali: Neden
Murat: İnsanlar çok ciddiydiler. Fazlası can sıkar biraz gülmesini bilselerdi savaş yerine barışı seçerlerdi.

Murat: Kimsin sen?

Bilge (Hüseyin Peyda): Bir ihtiyar, yaşlı, inançlı bir bilgin, gördüklerinizi göreceklerinize katın, uzayın sırrı buradadır. Sen silah taşırsın ben bilgi, benzeriz birbirimize, çünkü insanız. Aradığınızı buldunuz mu?

Murat: Ne aradığımızı biliyormusun?

Bilge: Evet. Çok gelişmiş bir tekniğin makineleşmiş insanlarıydınız. Çünkü bu gezegende tarihinizi, atalarınızın mutlu uygarlığını buldunuz.
...
Murat: 13. Kabile atalarımızın kabilesi peki burası dünyanın neresi?

Bilge: Burası karanlıklar ve sırlar dolu bir sonsuzluk ülkesidir.
.....
Murat: (Ali'ye akıl veriyor) Vücudundan kurtul, sadece zihnin ve ruhunla yaşa, o zaman toprağın altında nefes alabilirsin.










Filmin sonunda:

"Dünyasız insan, insansız dünya olmaz. Çünkü insan evrende en büyük değerdir. Geleceğinizi koruyun çünkü gelecek barıştadır. Barışı da yaşatacak şüphesiz insandır.










Filmde bir de kılıç var ki... yürü be koçum dedirtecek cinsten

Bazı haberler vardır insanı bu dünya ile ilgili her şeyden soğutur, her şeyi anlamsızlaştırır. Sonra bir de o habere yapılan yorumlar kulaklara çalınır ve iş iyice iğrenç bir hal alır. Tıpkı İtalyan sanatçı Pippa Bacca'nın onurlu ve cesaret abidesi girişiminin dramatik sonu gibi. Haberi bir de burda anmanın bir anlamı yok. Zaten dünya üzerindeki bütün bedduaları ve kötü muameleleri hakeden bir sapığın ne yaptığı değil Pippa Bacca ve geçmişteki diğer seyyahların neler yaptıkları önemli ve anılmaya değer. Ancak şunu da söylemek gerekir ki, belkide, dünyanın güvenilir ve yaşabilir bir yer olduğunu savunan son kale, 31 Mart günü Gebze'de düştü.

8 Martta Milano'dan yola çıktılar. Üzerlerine gelinliklerini giyerek, Milano'dan Tel Aviv'e otostopla gideceklerdi. Daha önce savaş görmüş topraklardan beyaz gelinlikleriyle geçerek dünya barışına katkı, ilgi çekme ya da savaşlara karşı cesur bir bireysel karşıduruş sergileyeceklerdi.

Yukardaki kısa paragrafta bazı kelimeler kimilerine dokunabilir, bazıları bu girişime karşı eblekçe eleştirler yapabilirler. (otostop yapılır mı , gelinlik de neymiş, dünya barışı size mi kaldı vs. vs.) Çünkü günümüzde doğrularla yanlışlar yer değiştirmiştir. İnsanlara güvenip arabalarına binemezsiniz, ya da her gün savaş ve ölüm haberleriyle dolu bültenleri izleyip gıgınızı çıkarmazsınız, ama ne zamanki iki cesur yürek aynı bülten de bir barış haberi yayınlanmasına vesile olsun, o zaman size mi kaldı dersiniz, gelinliklerine takarsınız vs.

Bugün bir çok şeyi, geçmişde büyük cesaret örnekleri göstererek yollara düşenlere, evlerinden çok uzaklara gidenlere borçluyuz. Bu haberi aldıktan sonra 'Türkiye'nin tanıtımı için kötü olacak' şeklinde yorum yapanlara ise hiçbir şey borçlu değiliz.



Ice Age: Dawn Of The Dinosaurs

- Neden büyük soğuk demiyoruz, ya da donma çağ yani diyorumki buzul çağı olduğunu nerden biliyoruz?


- Çünküüüü Çok Fazlaa Buz Vaaaarrr!!!!!

Macera bu diyalogla başlamıştı. Önce buzul çağı ve göç sonra da küresel ısınma ve buzulların kısım kısım erimesiyle tekrar göç.

İlk iki bölümü çok hızlı bir şekilde özetlediğimin farkındayım, ama henüz haberi olmayanlara bu mutlu haberi vermek için sabırsızlanıyorum. Ice Age serisinin üçüncüsü 1 Temmuz 2009'da ABD'de gösterime girecek. Gerçi daha çok var ama yapımcılar küçük bir fragmanı yayınladılar bile.

Ice Age:Dawn Of The Dinosaurs adı verilen üçüncü filmde, kahramanlarımız (Manfield, Diego ve Sid) bir adada olacaklar. Ancak adanın yöneticisi olan bir Zebra bizim elemanları adada istemeyecek.

Karakterlerin karakteri, sevimlilik abidesi Scrat ise üzerine düşen bir zaman makinesi sayesinde tarihte yolculuk edecek. Tabiiki meşe palamudunun peşinde.

Yeni filmle ilgili bilgiler şimdilik bu kadar. Bundan sonrası yeni videoları beklemeye kalıyor.