sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Soğuk Algınlığı ve Romantik Komediler

Her ne kadar filmlerin sınıflandırılması fikri hoşuma gitmese de bu başlığı kullandım. Böyle adlandırılmalarına rağmen gerçekten böyle bir tür var mı bilemiyorum. Yani film yapımcılarının, oturup da bir "Romantik Komedi" çekelim diye bir filme başladıklarını zannetmiyorum. (zannetmek istemiyorum)

Ancak konumuz bu değil. Dünkü yazımı okuyanlar üşütüp yataklara düştüğümü tahmin edebilmişlerdir. İşte bu olağanüstü hal bugün de devam etti. Bende kendimi iyi vakit geçirmek adına bu tür filmlere verdim. Çünkü bu tür filmleri izlediğimde içimde gerzek bir mutluluk hissi oluşuyor. Zaten çoğunlukla mutlu bir şekilde sonlanan bu filmlerin ardından, sakil bir gülümseme yüzümü kaplıyor:) Genellikle sabun köpüğü diye tabir edilen bu filmleri ben "hoş boş zaman geçirgeçleri" olarak tanımlıyorum. Çünkü kafanız dağılıyor, fazla bir şey düşünmeniz gerekmiyor, canınızı sıkmıyor. Sadece izliyorsunuz ve mutlu oluyorsunuz. Zaten ertesi günde filmi unutmuş oluyorsunuz:)

Aslında bu unutmuş oluyoruz kısmı biraz adaletsiz oldu. Unutmadıklarım da var. Örneğin You've Got Mail benim için çok önemli bir filmdir. Sebebini pek fazla bilmiyorum ama belki de beni en fazla mutlu eden film budur. Beş belki de altı kere izlemişimdir ama bir kere daha hiç çekinmeden izlerim. Bir sıralama yapmak niyetinde değilim ama You've Got Mail birinci sıradaysa While You Were Sleeping'de ikinci sıradadır. Aslında bu film fazla özelliği olan bir film değildir ama, dedim ya eblek bir mutluluk benimkisi:) Ayrıca itiraf etmeliyim ki bu iki filmde Meg Ryan ve Sandra Bullock oynamasaydı benim için bu kadar etkileyici olurmuydu bilemiyorum:)

Bir de bu tür filmleri çekmeyi meslek haline getirmiş, bu filmlerden ekmek yiyen oyuncular var:) Mesela Ben Stiller ya da Adam Sandler gibi. Bende dün gece, izlediğim kaçıncı Ben Stiller filmiydi bilemiyorum ama bir yenisini daha izledim. Ben Stiller hep kendini tekrar eden filmlerin adamı. Hep komik kargaşalar, yanlış anlaşılmalar, hep aynı mimikler vs. ama sonuç itibariyle onu eleştirecek değilim. Dün gece görevini yerine getirdi mi getirdi, beni eğlendirdi mi eğlendirdi gerisi bu en sümüklü halimle umrumda değil.

Bahsi geçen film, 2007 model "The Heartbreak Kid". Gecenin 2 küsüründe oturup bu filmi izledim ve sonra rahat bir uyku çektim. Ne baş ağrısı kaldı ne burun tıkanıklığı. (tabii bunda saatin 5 olmasının da payı var:))

Bugün 11 buçuk gibi uyandım ve hala iyileşmemiştim. Kahvaltı da iki fincan kadar ıhlamur çayı içtim, boğazlarım biraz rahatladı. Baş ağrısı içinde bir aspirin aldım. Sağa sola bakınarak biraz vakit geçirdim. Daha sonra beş portakal dan mütevellit bir portakal suyu eşliğinde "No Reservation"ı izlemeye koyuldum. Eğer bir "romantik komedi"de ismi sağlam bir oyuncu var ise böyle hastalık zamanlarında iyi birer yatırım oluyorlar. Bu filmin sağlam ismi Catherine Zeta-Jones'du. Hafif dozda dramatik öğeler içerse de beni yine mutlu etti burdan emeği geçenlere teşekkür ediyorum:)

Konu romantik komedi olunca bir kaç ismi daha anıp bu yazıyı bitiriyorum. Notting Hill, Love Actually, 50 First Kiss, Along Came Polly, Duplex vs vs vs

Aslında bu tip çok film varmış gerçekten, vazgeçtim saymaktan çoğunu seviyorum işte anmıyim tek tek:)






Dünyayı Kurtaran Adam

Senaryosunu Cüneyt Arkın'ın yazdığı Dünayayı Kurtaran Adam, belkide Türk sinemasının en kült filmi ve bir nevi Turkish Star Wars'dur. Hal böyle olunca da bu film hakkında denmedik söz, yapıladık geyik kalmamıştır. Ancak konuşup ahkam kesenlerin ya da hakkında espri yapanların da büyük kısmının filmi oturup baştan sona izlememişlerdir. Aslına bakarsanız, filmi baştan sona izlemiş biri olarak onlara hak vermiyor da değilim, çünkü filmi baştan sona bir oturuşta izlemek gerçekten çok zor. Film kült olmuş, derslere, tezlere konu olmuş olabilir ama bu film hakkında geyiğini yapıp gülüp eğlendikten sonra yapacağımız en iyi yorum "kötü" olacaktır.

Neyse burdaki asıl toplanma sebebimiz filmin analizini yapmak değil. Filmin hikayesini sizlere sunmak. Çünkü yazılı olarak bir yerde olduğunu zannetmediğim bir giriş hikayesi var ki akıllara zarar:) Ancak bu metni sunmadan önce açıklamak isterim ki, amacım Dünyayı Kurtaran Adam filmiyle dalga geçmek değil tam tersine ona hizmet etmek, internette arama yapanlar için bir metin sunmaktır. Çünkü herşeye rağmen Dünyayı Kurtaran Adam filmi onurlu ve ciddi bir filmdir, günümüzde çekilen örnekleri gibi (bkz. Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu) cıvık cıvık değildir.

Şimdi filmin girişinde anlatılan hikayeyi burada paylaşıyorum. (ve bizzat kendimin hazırladığı fotoğrafları da metne serpiştiriyorum. -hemen hemen filmdeki bütün karakterler mevcut)

"İnsanoğlunun ilk uzaya açılıp Ay'a gitmesiyle uzay çağı başlar. Uzay Çağı, dünyalılar için bir ilerleme çağıdır. Binlerce yıl böyle yaşamışlardır.

Uzay çağı, geçmiş zaman ve yaşam galaksi çağına ulaşmıştı. Yüzbinlerce yıl geride kalmış, dünya ve gezegenler sistemi uzayda galaksi sistemine önüşmüştü. Medeniyetler, tarihler geride kalmış, insanlar ilkçağlardaki gibi basit yaşamla yetinmeye başlamışlar ve bütün güçleriyle ölümsüzlüğü bulmak, devamlı yaşamı sağlamak için amansız bir çalışma ve mücadeleye girmişlerdi.

Bu çağda dünya milletleri, ırkları, dinleri ayrı milletler alinden çıkıp, tek bir varlık haline geldiler. Tek bir dünyalı yaşayışları ve kavimleri, galaksi çağının dünya insanlarını meydana getiriyordu.

Dünya çılgın bir nükleer silahlanmanın sonucu olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Dünya bu gibi tehlikeleri bir kaç kez geçirmiş, hiç bir kuvvet dünyayı yokedememiş fakat dünya bazı zamanlarda parçalara ayrılmış, dünyadan kopan parçalar uzayda meteor taşları haline gelmişti. Bazı gezegenlerde hayat devam etmekte, yaşam sürmekteydi. (yazmadan edemedim, ikisi de aynı şey değil mi) Ama nükleer savaş çok hızlanmıştı, hükmetmek, daha güçlü olmak için o güzel mutlu dünya delice parçalanırken birden gizli ve çok güçlü bir düşmanla karşı karşıya kaldı.

5 milyar yıl önce ışın ve enerjiden madde haline gelen dünyamız, galaksi çağında lazer ışınlarının ekisiyle toz bulutları haline gelip parçalanmaktadır.

Bu düşman kimdi, hangi galaksideydi. Bütün dünyalılar bu tehlikeye karşı tek bir silah kullandılar. İnsan beyin gücü ve iradesiyle birleştirilmiş bir tabakayla karşı koymaya başladılar. İnsan beyin moleküllerinin sıkıştırılmasıyla oluşturulan bir tabaka dünyayı koruyordu. Dünya her saldırı karşısında toz bulutu haline gelmekte, önündeki koruyucu kalkanın arkasına sığınmaktaydı. Bu kalkanı delecek tek güç, insan beyni ve iradesiyle yaratılacak bir silahtı. Ama gerçekte galaksidebulunan dünya düşmanları silahları ne kadar güçlü olursa olsun beyinleri yoktu. Dünya ve insanın değeri sonsuzlukta en büyük silahtı.

Dünyalılar bu bilinmeyen düşmanı aramaya başladılar. Ama ne yazık ki gönderilen hiç bir savaşcı geri dönmedi.

Dünyalılar tolandlılar, kavimler biraraya gelip çare aradılar. Tek çare düşmanı bulup savaşmaktı. En güçlü en büyük iki Türk savaşçısı ve diğer dünyalılar uzaya açılıp bilinmeyen düşmana savaş ilan ettiler.

Bazı dünyalılar bu savaşa katılmadılar, fakat hayalgüçlerini gerçek ve mantıkla birleştiren her insan bu savaşa katılıp kazanma azmindeydi."

Filmin girişinde bir Star Wars edasıyla anlatılan hikaye budur. Hikaye bittikten sonra şu sözü edilen iki büyük Türk savaşçıyla tanışıyoruz. Murat (Cüneyt Arkın) ve Ali (Aytekin Akkaya). İkiside bir hava çatışmasının içindedirler ve durum gergindir. (yazının bundan sonraki bölümünde filmden bir kaç diyalog paylaşmak istiyorum)

Murat: merkeze duyuru yükseliyorum (merkezin yerinde olsam sormadan edemezdim. oolum murat uzaydayız be kardeşim kime ve neye göre yükseliyosun hey allaaam!!)

Murat: Uzay hızını aşmalıyız, gelenleri karşılamaya hazır ol.

Ali: Bu gelenler çok suratsız, mini etekli bir kaç kız gelseydi iyi olurdu. (en büyük film klişelerinden biri olan, korkusuz ikililerin tehlikenin içine girerken sallamaz bir edayla espri yapmalarına bir örnek görüyoruz. en büyük klişe dedim aklıma bir an örnek gelmedi hımm!! tango ve cash olabilir cehennem silahındaki elemanlar olabilir, yüzüklerin efendisinde cüceyle elfin savaşırken bir yandan da birbirlerine takılmaları olabilir... bu tip insanlar he yer de karşımıza çıkabilir)

Murat: Bilinmeyen bir güç bizi kendine çekiyor. Dünyadan çok uzaklaştık. Göstergeler çalışmıyor. Bilemiyorum bu gücün ne olduğunu çok tehlikeli bir durumdayız dikkatli olman lazım.

Bu diyalogların yaşandığı bölümde de Dünyayı Kurtaran Adam'ın en unutulmaz sahnelerinden biri olan, Aytekin Akkaya'nın inişe geçiyorum deyip öne doğru eğildiği sahne vuku bulur.

Murat: Bir şeyden korkuyorlar.
Ali: Ama bize bir şey yapmadılar
Murat: Senin yakışıklılığına yazık olsun istemediler.
Ali: Biraz ciddi olamazmısın sen
Murat: Dünyamızı yok etme reddesine gelen atom savaşı neden çıktı biliyormusun?
Ali: Neden
Murat: İnsanlar çok ciddiydiler. Fazlası can sıkar biraz gülmesini bilselerdi savaş yerine barışı seçerlerdi.

Murat: Kimsin sen?

Bilge (Hüseyin Peyda): Bir ihtiyar, yaşlı, inançlı bir bilgin, gördüklerinizi göreceklerinize katın, uzayın sırrı buradadır. Sen silah taşırsın ben bilgi, benzeriz birbirimize, çünkü insanız. Aradığınızı buldunuz mu?

Murat: Ne aradığımızı biliyormusun?

Bilge: Evet. Çok gelişmiş bir tekniğin makineleşmiş insanlarıydınız. Çünkü bu gezegende tarihinizi, atalarınızın mutlu uygarlığını buldunuz.
...
Murat: 13. Kabile atalarımızın kabilesi peki burası dünyanın neresi?

Bilge: Burası karanlıklar ve sırlar dolu bir sonsuzluk ülkesidir.
.....
Murat: (Ali'ye akıl veriyor) Vücudundan kurtul, sadece zihnin ve ruhunla yaşa, o zaman toprağın altında nefes alabilirsin.










Filmin sonunda:

"Dünyasız insan, insansız dünya olmaz. Çünkü insan evrende en büyük değerdir. Geleceğinizi koruyun çünkü gelecek barıştadır. Barışı da yaşatacak şüphesiz insandır.










Filmde bir de kılıç var ki... yürü be koçum dedirtecek cinsten

Ice Age: Dawn Of The Dinosaurs

- Neden büyük soğuk demiyoruz, ya da donma çağ yani diyorumki buzul çağı olduğunu nerden biliyoruz?


- Çünküüüü Çok Fazlaa Buz Vaaaarrr!!!!!

Macera bu diyalogla başlamıştı. Önce buzul çağı ve göç sonra da küresel ısınma ve buzulların kısım kısım erimesiyle tekrar göç.

İlk iki bölümü çok hızlı bir şekilde özetlediğimin farkındayım, ama henüz haberi olmayanlara bu mutlu haberi vermek için sabırsızlanıyorum. Ice Age serisinin üçüncüsü 1 Temmuz 2009'da ABD'de gösterime girecek. Gerçi daha çok var ama yapımcılar küçük bir fragmanı yayınladılar bile.

Ice Age:Dawn Of The Dinosaurs adı verilen üçüncü filmde, kahramanlarımız (Manfield, Diego ve Sid) bir adada olacaklar. Ancak adanın yöneticisi olan bir Zebra bizim elemanları adada istemeyecek.

Karakterlerin karakteri, sevimlilik abidesi Scrat ise üzerine düşen bir zaman makinesi sayesinde tarihte yolculuk edecek. Tabiiki meşe palamudunun peşinde.

Yeni filmle ilgili bilgiler şimdilik bu kadar. Bundan sonrası yeni videoları beklemeye kalıyor.



Into The Wild Üzerine Bir Alıntı


Fairbanks'in birkaç kilometre dışında, genç otostopçu, Alaskavari günbatımında duruyordu. Sırt çantasından tüfeği görünüyordu ama Jon Krakauer'in de dediği gibi, "49. eyalette, arabasıyla oradan geçenler için, yarı otomatik bir Remington'ı olan bir otostopçu üstüne durup düşünülmesi gereken mevzu değildir."
Krakauer'in kitabı 'Into the Wild', Washington DC'den hali vakti yetinde bir ailenin oğlu olan 24 yaşındaki Christopher McCandless'in hikâyesini anlatır. McCandless, 1992 yılında medeniyetten kopup tüfeği ve büyük bir bohça dolusu pirinçle, donmuş kırsala doğru yola koyulur.
Yolda, bütün parasını yakar ve sahip olduğu tek haritayla birlikte ona medeniyeti hatırlatan her şeyi fırlatıp atar. Alaska'yı yürüyerek geçme konusunda başarısız olunca, bir zamanlar avcıların sığınak olarak kullandığı 1940'lardan kalma bir minibüsün içinde kamp kurar. Burada Nisan 1992'den, Ağustos 1992'de açlıktan ölene kadar bir başına yaşar.
Alaskalılar, o günden bu yana, McCandless'ın başına 'aslında' ne geldiğini tartışıp duruyorlar. İçinde öldüğü terk edilmiş Fairbanks şehir otobüsü şu anda bile, az sayıda da olsa Krakauer'in kitabından etkilenmiş bazı dervişlerin tapınağı olmuş durumda. Etrafa dağılmış boş Yukon Jack ve Jack Daniels şişelerinin yanlarına, 'Hayallerinin izinde git, hiçbir şey seni daha iyi hissettirmeyecek', 'Başkalarını kandırmaya çalışmayı bırak, gerçek içinde' ve 'Hayattaki en güzel şeyler beleştir' gibi mesajlar yazılmış.

Bulunduğunda 25 kiloydu
Taşra ortamına alışık olan Alaskalılar, şimdiden rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Simpson'a göre, birçokları McCandless'ın kırsalda tek başına yaşama isteğine hayran kalırken, genel görüş, McCandless'ın aptalca kararlar aldığı ve bu kararlar yüzünden öldüğü yönünde. Bazıları da onun zaten ölmek istediğini düşünüyor. Azımsanamayacak sayıda kişi de, McCandless'ın akıl sağlığının yerinde olmadığını ve en baştan, ormanda tek başına kalmasına izin verilmemiş olması gerektiğini düşünüyor.
Christopher McCandless'ın hikâyesi, vahşi doğada yapılan birkaç küçük hatanın ne kadar hızlı bir biçimde bir trajediye dönüşebileceğini de gösteriyor. Bir süre avcılık yaparak hayatını sürdürmeyi başardıysa da, yeterince yemiyordu ve medeniyete dönmeye karar verdiğinde bunu başaramayacak kadar zayıflamıştı. Yağmur ve kar suyuyla bataklığa dönmüş bir nehri geçmeye çalıştı ama aslında birkaç yüz metre ileride bir köprü olduğunu bilmeksizin, geri dönmek zorunda kaldı. Minibüsten yalnızca bir günlük yürüme mesafesinde olan ABD Ulusal Park Hizmetleri'ne ait devriye gezen bekçiler için sürekli açık tutulan ve yemek, yatak ve ilkyardım gereçleri içeren bir kulübe vardı. Ama McCandless haritasını attığı için bunları hiçbir zaman bilemedi.
Sağanak yağmur altında, zar zor minibüse geri döndüğünde günlüğüne yazdıkları şöyle: "Çok güçsüzüm. Patates soğanından dolayı. Ayağa kalkmakta bile zorlanıyorum. Açım. Büyük tehlikedeyim."
Bir ay içinde, açlıktan ölürken, günlüğüne "Mutlu bir hayatım oldu ve Tanrı'ya şükrediyorum. Elveda ve Tanrı hepinizi korusun!"
Bunlar bilinçsizleşmeden önce son yazdıklarıydı. 19 gün sonra, avcılar ve yürüyüşçülerden oluşan bir grup, minibüste, annesinin onun için yaptığı uyku tulumlarının içinde McCandless'ın cesedini buldular. Yalnızca 25 kiloydu.
Kaynak

"I Now Walk Into The Wild"

"İki yıl süresince dağ taş dolaştı. Telefon yok, havuz yok, ev hayvanı yok, sigara yok.
Sonsuz bir özgürlük.
Sınır tanımayan bir maceracı.
Evi yollar olan ve güzelliklere yolculuk yapan bir seyyah.
İşte şimdi iki yıl süren bir başıboşluğun ardından, en son ve en büyük maceraya başlamanın zamanı gelmişti.
İçindeki sahte kişiliği öldürmek için heyecanı doruğa ulaşan bir savaş ve galibiyet sonucu ruhsal dönüşümün başarıyla tamamlanması.
Medeniyet tarafından daha fazla zehirlenmemek uğruna kaçtı ve yabanda kaybolmak uğruna ıssız doğada tek başına dolandı."

Alexander Supertramp Mayıs 1992

Christopher Mc Candless'ın kendisine taktığı isim buydu, Alexander Supertramp. Christopher 1990 ılında Emory üniversitesinden mezun olduktan sonra, o güne kadar biriktirdiği 24 bin doları, yanında "tüm birikimim burada, bununla açları doyurun" yazılı bi notla Oxfam'a bağışlayarak, kafasındaki medeniyetten kaçış projesi için yola koyuldu.
Bir süre arabasıyla yol aldı, daha sonra arabasını terk edip, üzerindeki son bir kaç doları da yakarak yoluna para ve arabası olmadan devam etti.
Christopher'ın çıktığı bu yolculuğun nihai amacı Alaska'ya giderek, oradaki vahşi doğayla iç içe yaşayabilmekti. Bunu kısa bir süreliğinede olsa başardı.

Into the wild, Christopher Mc Candless'ın gerçek yaşam hikayesidir. Sean Penn'in yönettiği (aynı zamanda senaryosunu da yazmıştır) bu film, John Krakaur'un 1996 yılında yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Ancak romanda, hikaye sondan başlayarak anlatılmış, filmde ise kötü haber sonraya bırakılmıştır.

Bu film hakkında yazılıp çizilecek çok şey olmasına rağmen ben burda filmin tamamını yorumlamak yerine bir kaç ayrıntı üzerinde durmak istiyorum. Bunun nedeni ise, bir kaç forumda filmin sonuyla ilgili yapılmış yorumlar.

Konusunu yukarda kısaca özetlediğim filmin sonu gerçekten boğazımızda düğümlenen bir dramla noktalanıyor. Bu sonla ilgili en önemli sahne olarak gördüğüm Christopher'ın ailesiyle kucaklaşmayı hayal ettiği sahne bir çok kişi tarafından, bu hayalin Christopher'ın o an içinde bulunduğu durum yüzünden kurulduğunu, normal şartlarda böyle bir şeyi istemeyeceğini savunuyor. Oysaki bu yorumu yapmak için, filmin Christopher'ın geri dönmeye çalıştığı bölümünü kaçırmış olmak gerekir. Christopher dönmek istedi, ama dönüş yolunun üzerinde bulunan nehrin sularının yükselmesi sebebiyle "Magic Bus" ına geri dönmek zorunda kaldı. Bence bu andan sonra Supertramp orda istemeyerek kaldı.

Tabi bu yorumlarda, namı değer Alexander Supertramp'a geri dönme isteğini yakıştıramamanın, kafalarda yaratılan kahramanın gerçekleştirdiklerine gölge düşürmek istememenin de payı var.

Bununla birlikte filmde hoşuma giden bir yığın ayrıntıdan birisi de, yolculuğu sırasında yolunun bir şehre düşmesi ve orda bir gece bile olsa kalmaya tahammül edememesi. O karmaşa içersinde, tam bir yabancı gibi ortada kalması.

Ayrıca Supertrampın kitap okurken kullandığı gözlüğe, nehirde karşılaştığı Danimarkalı deli çifte ve filmin müziklerine bayıldım. Bu film için bundan daha iyi şarkılar yazılamazdı. Soundtrackin büyük bir kısmını Eddi Vedder (Pearl Jam) hazırlamış ve hayatının şarkılarını yazmış diyebiliriz. "Society" ve "No Celling"i filmden sahneler eşliğinde aşağıda dinleyebilirsiniz.

Soundtrackteki diğer parçalar;

setting forth
far behind
rise
long nights
tuolumne
hard sun (indio)
the wolf
end of the road
guaranteed


Into the wild ayrıca 9, 11, 20 Nisan tarihlerinde İstanbul Film Festivalinde de gösterilecek.
IMDB


No Country For Old Men

Coen kardeşlerin en iyi film dahil 4 Oscar aldıkları No Country For Old Man'i, tesadüf sonucu, katliamla sonuçlanmış bir uyuşturucu pazarlığıyla yolları örtüşen, antilop avcısı Llwelyn kardeşimizin, bahsi geçen yerde, içinde 2 milyon dolar olan bir çanta bulması ve tabii ki onu alması ile başlayan tipik bir takip/kovalamaca filmi.

Takip di kovalamacaydı dediysek, bol hareketli sahneler aklınıza gelmesin. Bu filmde daha çok "cool" bir takip söz konusu:) Yani ağır bir takip.

Ve bu takibi de gerçekleştiren kişi, en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ını alan Javier Bardem'in canlandırdığı Anton Chigurh delisi. Nevi şahsına münhasır bir katil olan Chigurh, orjinal bir tip olmasının yanında, hem kapı açmak hem de cinayet işlemek için kullandığı, oksijen tüpünden bir aparatı olan enteresan bir de ekipmana sahip. (Bu arada Javier Bardem, seri katil Anton Chigurh'u canlandırmak için G.W.Bush'dan esinlendiğini açıklamış:) (Critic's Choice Award söyleşisinde)

122 dakika süren film Cormac McCarthy'nin aynı adlı romanından uyarlanmış. Bu Cannes'da her ne varsa bu filminde ilk gösterimi 19 Mayıs 2007'de Cannes'da gerçekleştirilmiş. Herhalde galayı orada yapmak daha bir entellektüel izlenim veriyor.

Neyse, Chirgurh'un kullandığı mekanizma dışında filmde başka bir orjinallik göremedim. Heleki filme Coen kardeşler açısından baktığımda durum daha da vahim. Çünkü Fargo'ya ilaveten yeniye dair bir ekleme yok gibi. Film kendini adeta sonunu merak ettiğimiz için izlettiriyor.

Orjinallik demişken, filmle ilgili hoşuma giden bir ayrıntıyı da eklemeden edemeyeceğim. Filmin soundtracki olmayacak çünkü film müziği diye bir şey yok. Film boyunca sadece gerçek sesleri duyuyoruz, duygularımızı yönlendirecek hiç bir müzik yok:)

Kısacası filmi beğendiğimi söyleyemem. Hele ki IMDB Top 250'de bi ara 3.'lüğe kadar çıkmayı asla hakeden bir film değil. Şu an daki IMDB puanı 8,5/10 ama benim puanım 6,5/10:)

Filmin Türkiye'de gösterim tarihi 7 Mart 2008

80. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu. İşte Kazananlar

En iyi film: No Country for Old Men
En iyi yönetmenr: The Coen Brothers - No Country for Old Men
En iyi erkek oyuncu: Daniel Day-Lewis - There Will Be Blood
En iyi kadın oyuncu: Actress: Marion Cotillard - La Vie En Rose
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Javier Bardem - No Country for Old Men
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Tilda Swinton - Michael Clayton
En iyi özgün senaryo: Diablo Cody - Juno
En iyi uyarlama senaryo: Joel and Ethan Coen - No Country for Old Men
En iyi yabancı film: The Counterfeiters - Avusturya
En iyi animasyon: Ratatouille
En iyi kısa metrajlı animasyon film : Peter and the Wolf
En iyi kısa metrajlı belgesel film: Freeheld
En iyi uzun metrajlı belgesel film :Taxi to the Dark Side
En iyi sanat yönetmeni: Sweeney Todd
En iyi kostüm: Elizabeth: The Golden Age
En iyi makyaj: La Vie En Rose
En iyi orjinal müzik: “Falling Slowly” - Once
En iyi görsel efekt: The Golden Compass
En iyi özgün beste : Atonement
En iyi kurgu: The Bourne Ultimatum
En iyi kısa metrajlı film : Live Action Short: Le Mozart Des Pickpockets
En iyi ses kurgusu : The Bourne Ultimatum
En iyi ses miksajı: The Bourne Ultimatum

Altın Heykelciğin Peşinde (2)

Dünkü yazımda, en iyi film, en iyi erkek oyuncu ve yabancı dilde en iyi film adayları konusunda çeşitli türlerde ahkamlar kesmiştim. Bugün de aynı işleme, "Akademi Ödülleri" nin en eğlenceli kategorisi olan animasyon adaylarıyla devam edeceğim. Ancak şu da bir gerçektir ki, 24 dalda verilen ödüllerin herbiri hakkında bir fikir beyanında bulunacak değilim. Çünkü niyetim kapsamlı bir "Oscar" analizi yapmak yerine kendine münhasır bir yazı yazmak.

Geçen yıllarda olduğu gibi, bu yılda öne çıkıp ben bu ödülü alırım diyen animasyon adayımız, bir Pixar yapımı olan "Ratatouille". Zaten "Akademi Ödülleri" nin önceden kestirmesi en kolay kategorilerinden biri de "En İyi Animasyon" filmidir.
İkinci animasyon adayı olan "Persepolis" hakkında da çok şey duydum ve okudum. Ancak tembel bir insan olduğumdan dolayı henüz izleyebilmiş değilim. Onu da izlemek, bir çoğu gibi Oscar'dan sonraya kaldı. (İnsan bu yazıyı yazmadan önce oturur adayları bir izler öyle değil mi? Değil. Bir çok yorum var internette, herbiri filmleri izleyip yorumlamışlar. Mühim olan izlemeden bu yorumları yapabilmek. İşte bende size farklı olanı sunmak üzere burdayım:)

Ama "Persepolis" hakkında bir kaç küçük anekdot vereyim de yazı iyice boş olmasın. "Persepolis Satrapi'nin çok satan çizgiromanından beyazperdeye uyarlanmış. (az satan çizgiromanların da uyarlanmasını istiyoruz) "Cannes Film Festivali" nde "Jüri Özel Ödülü" nü almış. İçeriği itibariyle, İran'ın sert tepkilerini çekmiş.

Üçüncü Animasyon adayımız "Surf Up". Burada da danscı penguenlerin yerini surfcü penguenler almış, ben şans tanımıyorum. Çünkü papaz her sene penguene oy vermez. (geçen yılı hatırlayacak olursak "Neşeli Ayaklar" en iyi animasyon ödülünü almıştı.

Bu yılda Oscar'ı iki yıl önce olduğu gibi TV sunucusu ve komedyen John Stewart sunacak. O da tüm Amerikalı komedyenler gibi çok ve hızlı konuşuyor. Yani yine hızlı hızlı altyazıları okumak durumunda kalacağız. Ama spontane tercüman olması daha büyük bir felaket olacağından böylesi daha iyi.

Akademi Ödülleri'nin en karizmatik kategorisi hangisidir diye sorulacak olursa, tabii ki "En iyi yönetmen" ödülü diye cevaplamak icap eder. Çünkü sözkonusu Oscar olduğunda, yapılan en "cool" yorumlar bu kategori için yapılır. Yine çünkü, bu konuda konuşabilmek için, teknik ayrıntılara hakim olmak gerekir ve bu yüzden, yorumcular en asortik analizleri yapabilmek için birbirleriyle yarışırlar. "... çünkü bu film, bariz bir şekilde yönetmenliği ön plana çıkarmış..." gibi yorumlar duyarız. (İşte o an ordan uzaklaşmanın vaktidir) Ben teknik ayrıntı meraklısı bir yaradılışa sahip olmadığım için, sonucunu merak etsemde, sonucu duyduktan sonra, hiçbir zaman bol ünlemli tepkiler vermem. (Kısacası fazla umursamıyorum dersek kafi olacak) O yüzden adayları sıralamayacağım, zaten en iyi yönetmen tahminimide dün yapmıştım.

Bu yazının üçü çekilir mi bilemiyorum (yani üçleme olur mu anlamında) Ama belki yarın film müzikleriyle ilgili bir kaç şey yazabilirim.

son söz olarak da; ...annnddd oscar goesss toooooo..... demek istiyorum:)






Altın Heykelciğin Peşinde (1)

Bu yıl, yazarlar sendikasının grevi yüzünden düzenlenmesi tehlikeye giren "Akademi Ödülleri" 24 Şubat gecesi sahiplerini bulacak. 80.'si düzenlenen Akademi ödüllerinde en çok merak edilen, pek tabii dir ki "En iyi film".

Oscar'ın bu yılki güçlü adayları; 8'er dalda aday gösterilmiş olan, "No Country Old Men" ile "There Will Be Blood" ile 7'şer dalda aday gösterilmiş olan, "Atanement" ve "Michael Clayton" filmleri, bir de 4 dalda aday gösterilmiş olan ama benim fazla bilgimin olmadığı "Juno" var.
Aday filmlerden de anlaşıldığı üzere, pek sayın akademinin dikkatini çekebilmek için büyük bütçeli filmler yerine, daha çok, güzel hikayeleri olan, kah üzülüp kah sevindiğimiz, dramlar a yatırım yapmak da fayda var:) Ama söz konusu yıl eğer, 2003'de olduğu gibi LOTR - Return Of The King gibi, ya da 2000'de ki Gladiator gibi bir filmle karşılaşırsak, işte o aman sanat filmimiz elimizde patlayabilir. Zaten daha geniş bir çerçeveden bakıldığında her filmin içinde biraz dram vardır. O yüzden teorim hafif çöker gibi oldu:)
Neyse konuya dönelim.
Bilindiği gibi Oscar'dan önce düzenlenen "Altın Küre" ödüllerindeki adaylar, o yılın "Akademi Ödüllleri"nin de favorileri sayılıyorlar. Burdan yola çıkarsak, belki bu yıl "Altın Küre" drama dalında en iyi film ödülünü alan "Atonement" en iyi film Oscar'ını alamayacak, ancak her yıl olduğu gibi bu yılda sivrilmiş, ödül alması daha bir muhtemel olan adaylar mevcut. Örnek vermek gerekirse, "Altın Küre"de olduğu gibi "Akademi Ödülleri"nde de"En İyi Yönetmen" ödülünü Julien Schanebel alabilir, ya da "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü, "There Will Be Blood"daki performansıyla Daniel Day - Lewis'in alması bana daha bir olası gibi görünüyor. Ama yanlış anlaşılmasın, pek sayın akademinin 5830 üyesi içinden, tanıdığım, samimi olduğum, ailece görüştüğüm bir insan evladı yok. O yüzden bir yerlerden tüyol aldığım düşünülmesin, yarışmaya gölge düşmesin:))
Bu arada hatırlatmakta yarar var. Her ne kadar tüm dünyada takip ediliyor olsa da, "Akademi Ödülleri" yerel bir organizasyondur. Yani, sonuçta dünya sinemasından çok Hollywood'un değerlendirildiği bir platformdur. O yüzden, "yabancılar" için önemli kategorilerden birisi de "Yabancı Dilde En İyi Film Adayları" olmalıdır. Madem öyle hemen bu yılki adayları sıralayalım;
- 12 (Rus yapımı)
- Beaufort (İsrail Yapımı)
- Counterfeiters (Avusturya yapımı)
- Katun (Polonya yapmı)

ve kazanması kuvvetle muhtemel aday olan;

- Mongol (Kazakistan yapımı) (aslına bakarsanız bu filme Rus, Kazak, Alman ve Moğol ortak yapımı demek daha doğru olur)

yazının ikinci bölümü yarın bu blogda:)